Kendime Mektup “Yeni Bir Yaşam”

Yaşamın gizemleri her zaman insanın ilgi odağı olmuştur… İç dünyasını ve dış dünyasını anlama, anlamlandırma çabası belki de insanın yaşam yolculuğunun haritasını belirler diyebiliriz…

İnsana dair bulgusal ve yazılı tarihten anlayabildiğimiz kadarıyla bir insan ömrü hepsini bilmeye muktedir olmayacaktır, yine de tıpkı bir bayrak yarışı gibi elden ele aktarılan bilgiler yolculuğun devamını ve ilerlemesini sağlar. Her adım yeni bir keşif, her adım yaşama yeni bir bakış sunar…

Bazılarımız –kendimi de buna dahil ediyorum– hayatlarında önceliği bu keşife verirler… Tabii ki, yaşamın keyfini sürmek güzeldir ancak, insan hayatına etki eden olaylar bir yerde sizi rahat bırakmaz. Kayıplar ya da kazançlar beraberlerinde getirdikleri onlarca soruyla yeni bir yolculuğa çıkmanızı zorunlu kılar…

Şimdi, beraber yeni bir yolculuğa çıkalım. Bildiklerimizi hatırlayalım, düşünelim, yaşamı yeniden birlikte keşfedelim…

Yola çıkmayı sevenler bilir, ne kadar uzağa olursa olsun her yolculuk, sonunda yuvaya dönünce tamamlanır. İnsanın evi olarak adlandırdığı yer, huzuru ve memnuniyeti bulduğu mekândır…

O zaman önce çıkış noktasına, eve bakalım ve en baştan başlayalım, yaratım teoremi ile…

YARATIM TEOREMİ

Bugün, herhangi birisi yaratılışın nasıl olduğunu merak ettiğinde iki temel kaynak bulacaktır; bilime ve dinlere dayalı teoriler.

Teori diyoruz çünkü bazı bilgilerin gerçekliğini ispat etmemiz ya çok zor ya da şu anda mümkün değil, hatta imkânsız… Bilimin en itibar ettiği büyük patlama (big bang) teorisi hesaplamalar ve gözlem üzerine dayanır. Dinlerin ortak noktası olan tanrı ise aktarılan bilgi ile inşa edilen bir inançtır.

Peki, her şeyin teori ya da inanç olduğu bir yaşamda insan kendi hayatını nasıl gerçek kılabilir?

Çoğumuz ya öğretilen inançlarla ya da aklımıza yatan, gönlümüze uyan bilgi ve düşüncelerle kendimize bir gerçeklik oluşturuyoruz. Bazen bu gerçeklik o kadar katılaşıyor ki başka hiçbir fikri, düşünceyi içine alamayacak kadar sağlam kale duvarları inşa ediyor etrafına. Bazılarımız hayatını bu surların içinde yaşıyor. Yine de ironik bir şekilde, aslında her kale fethedilmek içindir. Yaşam, mutlaka bir gün bir fatih gönderip kalelerin surlarını zorlar… Kolay gibi gözüken tercih, zorla duvarların yıkılmasını beklemeden, kalenin ardındakini bulmak için yola çıkmak olurdu…

Kolay ve zor dedik ama, yolculukta kolay ve zor tanımları göreceli… Kimine basit gözüken bir adım kimi için imkânsız, kimine kısa gözüken mesafe kimi için çok uzaktır… Herkes yolculuğunu kendi becerileri ve kendi gücünde gerçekleştirir.

Biz, yolumuzu bir nebze olsun görünür kılıp bir harita kullanalım ve elimizdeki bilgilere bakalım, belki de bu bilgiler her birimize kendimize göre dikkatimizi çeken, cazip gelen bir çıkış noktası sunar…

Öncelikle bilimsel teorinin haritasını açalım… Boyut kavramı nedir, bu soruya verilen yanıtı gözden geçirelim.

BOYUT NEDİR?

Matematiksel olarak boyut kavramı, belirlenmiş bir uzayda herhangi bir şeyin nerede olduğunu bulmak için kullanılan koordinatlar sistemidir. Örneğin, 3 boyutlu bir uzayda en, boy ve derinliği ifade eden x, y ve z verileri ile aradığınız şeyin nerede olduğunu tanımlayabilirsiniz.

Matematik ötesinde ise boyut, herhangi bir şeyin durum, içerik ve kapsam bakımından nasıl olduğu ile ilgili bilgi verir. Bir nesnenin fiziksel hâlini, örneğin sağlam ya da bozuk olmasını, bir insanın ruh hâlini örneğin neşeli ya da üzgün olmasını, yaşamın farklı yönlerini örneğin maddesel ve manevî boyutları ya da düşünce ve duygu boyutları, inanç ve ahlak boyutları gibi anlatabilirsiniz.

Buna bağlı olarak, bir şeyin boyutundan bahsederken, mekân olarak nerede ve durum olarak nasıl sorularının yanıtını vererek hem dışsal hem de içsel hâlini tanımlamış oluruz.

Modern matematiksel teoriye göre, 3 boyutlu bir evrende yaşıyoruz ya da bulunduğumuz evreni 3 boyutlu algılıyoruz diyebiliriz. Günümüzün son teorileri, kuantum, sicim ve zar isimlendirmeleriyle, uzun süre en küçük parçacık olarak tanımlanan atomu tahtından etmiş, atomaltının görülemeyen dünyasına adım atmış durumda…

Teoriler halen deneysel olarak tam ispatlanamasa bile matematiksel olarak kendini şimdilik kayda değer kabul ettiriyor. Bu hesaplamalara göre, atomaltı dünyasına girdiğimizde en az 10 hatta üzeri, 11 ve 12 boyut mümkün olabilir. Ancak, 12’den sonra matematik teoremleri dengesizleşiyor yani, bize içinde bulunduğumuz dünyanın bu hâliyle var olamayacağını söylüyor.

Buna rağmen, ilerledikçe göreceğimiz gibi teori bir yerde farklı evrenlerden ve bu evrenlerin farklı olabilecek yasalarından bahsedecek. Belki de henüz şekillendiremesek bile her şey mümkün diyebiliriz…

Modern bilimsel teoride 3 boyutlu bu mekânsal algıya 4. boyut olarak zaman eklenir…

Burada zaman nedir sorusunu tekrar gözden geçirelim…

ZAMAN NEDİR?

Zaman, ölçülmüş veya ölçülebilir bir dönem demektir, uzaysal boyutu olmayan bir süreklilik olarak tanımlanmış…

Zaman, sanal bir kavramdır, düzenli ve dönemli gök olaylarını baz alarak belirlenir, kendi içinde bir hesabı vardır, gün ve gece, ay ve yıl, saatler gibi… Hissiyatı açısından ise görecelidir, sıkıldığınızda uzunmuş gibi gelir, keyif aldığınızdaysa çok kısaymış gibi.…

Gündelik hayatımızda zaman, olayların oluş ve akış sırasını belirlemekte kullanılır. Buna bağlı olarak, zamanın kendi başına uzaysal boyutu olmasa bile uzaysal bir bağlantısı vardır, zamanda olan her şey olurken bir mekândadır.

Zamanı etkisel sonuçlarla görürüz, örneğin gündüz geceye dönüşürken ışık ve aydınlık etkisi geri çekilir ve bize göre hava kararır veya mevsimlerin değiştiğini doğadaki etkilerinden gözlemleriz, sonbaharda ağaçların yaprak dökmesi ve renklerin sarıya dönmesi gibi…

Mekânların zaman etkisi ise değişkendir, Dünya zamanı Dünya’ya aittir, uzayda farklı bir yere gittiğinizde zamanın etkisi değişir. Bir Dünya yılı 365 gün iken, bir Mars yılı 687, bir Venüs yılı ise 225 Dünya günüdür…

Bu durumda zamanı, 4. boyut olarak değil de hareket algısı ile tanımlarsak, aslında zaman, hareket olan tüm boyutlarda mevcuttur diyebiliriz, etkileri ile gözlemlenir ve uzayda olana benzer şekilde her boyutta etkisi farklıdır…

Birazdan anlatacağım boyutların içerisinde göreceğimiz gibi, 0. boyut nokta ile tanımlanır, hareket olmayan bu mekânda olan her şey zamanın bir başka hâli diyebileceğimiz ân’dadır. Bu boyutsuz boyut, zamansız zamanı yani sürekli ve sonsuz olan ân’ı ve bir hâli yansıtır, bu nedenle bir şey ân’da kalabilirse bir anlamda zamandan muaf olabilir…

Fiziksel olarak dış âlemde örneğin, saatlerin akışını değiştiremeseniz bile, içsel olarak kolayca yapabilirsiniz. Dikkatinizi tamamen bir işe verdiğinizde zaman durur, uzun süre çalışsanız bile zaman mefhumu sizin için o ân’da geçerli olmadığı için saatlerin nasıl geçtiğini anlamazsınız veya meditasyon gibi içsel bir hâle girdiğinizde zaman kavramı etkisini yitirir…

Mekânsal boyutlara geri dönelim, 0’dan başlayarak şimdilik 12 boyuta kadar bakıp nasıl bir âlem sergilediklerini görmeye çalışalım. Bizler 3. boyuttan sonrasını bilemiyoruz bununla birlikte matematiksel kuramın devamlılığı bize nasıl olabileceğine dair fikir veriyor. Fikrin anlaşılması ise bir miktar hayal gücüne ihtiyaç duyuyor…

0’DAN 12. BOYUTA YOLCULUK

0. boyut, nokta’dır. Nesne, kendisi ile eşdeğer bir alan içinde mevcuttur… Henüz hareket yoktur, hareket olmadığı için zaman başlamamıştır…

Bir insanı ayakta dururken düşünebilirsiniz… Aslında henüz onu göremiyoruz çünkü noktadan ayrı değil.

1. boyut, üst üste yığılan ya da kendini çoğaltan noktalardan oluşur. Üst üste yığılan noktalar belirli bir adede ulaştıklarında bir kırılma –açılma– noktasına gelirler ve mekânsal değişim başlar…

Belirli bir bölümünde göreceli olarak doğrusal bir çizgi sergiler, devamlılığında ise bir eğime sahiptir… 1. boyutta bir doğru üzerinde ileri ya da geri hareket mümkündür. Aslında, doğrunun kendini oluşturması ilk harekettir diyebiliriz…

Noktada duran insanımızın –şimdi o da bir çizgi olduğu için Bay Meraklı’ya benziyor-, içsel olarak bir dürtüye sahip olduğunu düşünün, bu dürtü gözle görülmese bile ilk harekettir. Dürtüyle birlikte durduğu noktanın çoğalarak önünde çizgi gibi uzadığını fark eder, artık ileri ya da geri yürüyebilir. Yürümesi içinse, yürüme arzusunun içinde zirve yapması yani bir açılma oluşturması gereklidir, aksi halde önünde bir yol olsa bile yürümeyebilir. Henüz tek boyut olduğu için bildiği tek âlem burası…

Ya da ip üzerinde yürüyen bir cambazı düşünebiliriz, etrafı boşlukla çevrili olduğu için başka yöne adım atması mümkün değil, tek boyutta hareket edebilir… Bu boyutta, içsel ve dışsal hareketle birlikte zaman akışı başlar…

2. boyut, üst üste yığılan doğrulardan oluşur. Mekânsal bir zemin oluştururlar. Düzlem ya da yüzey olarak tanımlayabileceğimiz bu alanda hareket yönü çeşitlenir, ileri, geri, sağa, sola ve çaprazlara gidilebilir…

2. boyuta geçmeyi başaran insanımız –çizgi hâlinden çıkıp bir yüzeye sahip oldu-, artık hem ileri geri hem de sağa sola ya da çaprazlara yürüyebilir… Tıpkı dünyanın yuvarlak olduğu bilinmeden önce düz zannedilmesi gibi, yürüdüğü mekânı görebildiği kadarıyla düz bir zemin olarak düşünecektir. Kuş bakışı bakmadıkça mekân sınırsız gözükecektir. Günlerce yürüse bile, düz zemin dairesel harekette bitmeyeceği için, nerede olduğunu anlaması ancak bir üst boyuta geçmesiyle mümkün.

3. boyut, üst üste yığılan düzlemlerle bir hacim oluşturur diye anlatılır. Bizler bu 3 boyutlu âlemdeyiz, yani bulunduğumuz evreni 3 boyutlu olarak algılıyoruz, nesneleri en, boy ve genişlik sahibi hacimsel olarak görüyoruz… Hacime bağlı olarak hareket alanı bu boyutta genişler, yüzey üzerinde iki boyutlu hareket varken, yukarı ve aşağı yönler eklenince üç boyutlu bir harekete dönüşür…Yatayda ve dikeyde hareket etmek mümkündür. Tek bir hareket her ikisini de içerebilir, örneğin sıçrama gibi…

Günlerce düz zeminde yürüyüp etrafını keşfetmek isteyen insanımız bu boyuta geldiğinde ilk defa yukarıdan bakma imkânı bulur ve aslında küreye benzer bir cismin üzerinde yürüdüğünü fark eder… Bu boyut önünde açıldığında, ilk defa gerçekten yerküreye , bildiğimiz tabiriyle ‘dünya’ya geldi’ diyebiliriz…

0. boyuttan 1. boyuta geçerken çoğalan ve ardışık yığılan noktalardan, 1’den 2’ye geçerken çoğalan ve yığılan çizgilerden ve 2’den 3. boyuta geçildiğinde çoğalan ve yığılan düzlemlerden bahsediyoruz.

Bu çoğalma, yığılma ve açılma hareketini artık 3 boyutlu düşünebiliriz… Tek noktadan çıkan ve bükülen ardışık çizgiler… 2. boyutta düzlem olarak gördüğümüz şey, 3. boyutta bir hacim sahibidir. Yani, her bir eğri bükülür… Eğrilerin bu bükümü ve açısı dolayısıyla da ulaşacakları mesafe farklıdır…

Parabol eğrisi denilen bu çizgiler, yüzeysel bir alan oluştururlar ve bu yüzeyde başlangıç noktasından çıkıp bir zirve noktaya ulaştıktan sonra tekrar ayna yansıması simetriğinde bir çizgi halinde devam ederler ve nihayetinde U şeklinde diyebileceğimiz bir hat oluştururlar…

Şimdi, biraz hayal gücü biraz da görsel destek kullanacağız… Bildiğimiz boyutların ötesine geçiyoruz…

Aynı matematiksel teoremde devam ettiğimizde, en son mevcut olanın tekrar çoğalıp ardışık yığılması ve açılmasıyla ile yeni bir boyut oluşacaktır…

4. boyut, üst üste yığılan hacimsel alanlardan oluşur. Örneğin bir küpten bahsedersek, 4. boyutta çoğalan bu küpler, düzlem boyutunda ardışık dizilimde değil de artık hacim mevcut olduğu için, bir hacim içinde ardışık yığılacaktır, açılma hareketi içe dönüşle devam eder, buna hiperküp deniliyor…

‘4. boyut zaman değil miydi?’ diye sorabilirsiniz… Evet, modern teori 4. boyutu zaman olarak tanımlar, ben teorimde bakış açımızı biraz farklılaştıracağım…

Modern teoriden farklı olarak, zamanı 0 sonrası ilk boyutta hareket ile başlatıp, mekânsal 4. boyutu zaman olarak tanımlamadığımızda, yanı sıra geometrik olarak keskin açılara sahip küp yerine bükülmelere sahip parabol eğrilerinden oluşan bir düzlem tanımladığımızda, karşımıza çıkan şekil hiperküp’e benzer ancak dairesel bir torus olur…

Bu form, noktadan başlayan doğruların, bükülüp eğrilerek bir döngü yapmasını ve sonra tekrar aynı noktaya geri dönmesini anlatır. Hareket sürekliliğinde iç dışa dış içe dönüyordur… 

Merkez kanal tıpkı bir rahim gibi içine alır, dönüştürür ve doğurur… Bu nedenle, 4. boyutta hareket daha kapsamlıdır…

4.boyuta zaman yerine yeni bir isim verecek olsam, şu ana kadar oluşmuş boyutlar içerisinde yapılan hareketleri içeren bir öykü boyutu olarak adlandırırdım…

Burada artık hareket ileri geri sağa sola gitti ötesinde, içten dışa dıştan içe dönen bir öyküye sahip olmaya başlar, yaşam öyküsü gibi diyebiliriz ancak bu yaşam gördüğümüzün ötesindedir…

3. boyutta yukarıya yükselip yürüdüğü yüzeyin yuvarlak bir küre olduğunu gören insanımız, bu boyutu algıladığında kürenin içten dışa kendisini yarattığını görecektir…

Boyutlar ilerledikçe yaşanan öykülerin içeriği değişir…

0’dan 3’e kadar, hareketsiz durduğunuz noktadan adım atarak ileri geri gidebilir, bir alanı keşfedebilir ya da kuşbakışı gözlemleyebilirsiniz…

O halde öyküyü geliştirmek için biz de bir adım daha atalım… Buraya kadar insanımızın kendi başına hareketlerini izledik, birden fazla insanın olduğu bir öyküde, sadece tek bir boyutta yaşayan ya da belirli bir boyuta kadar algılayan insanlar arasında nasıl bir etkileşim olurdu diye sorabiliriz?

İp cambazını düşünün, yere inip yürümesi mümkün değil, hatta gözlerini ipten ayırması bile mümkün değil. Ancak, aşağıyı görebilen birisi onu fark edip seslenebilir. Tabii, ip cambazının onun yanına çıkması yine mümkün olmayacaktır…

Boyutlar arasındaki etkileşimde, farklı boyutlarda hareket ettiğinizde bulunduğunuz mevcut boyutun altındaki bildiğiniz tüm boyutları görebilirsiniz ancak alttaki boyutta olanlar bilmedikleri üst boyutları göremezler… Aynı şekilde iç içe geçen boyutları düşündüğünüzde, bir boyutta izole olan, hemen yanında bile olsa diğerlerini göremeyebilir… Mikroskopla hücresel yapıları incelediğinizi düşünün, bir araç yardımıyla onların var olduklarını bilebilir ve siz onları görebilirken onlar sizi bulundukları boyutta göremezler…

Bu nokta önemli… O halde, bildiğimizi düşündüğümüz bir kavramı yeniden gözden geçirelim…

GÖRMEK NE DEMEK?

Çoğumuz görmenin sadece gözlerle bağlantılı olduğunu düşünürüz. Halbuki, görmek çok etkenli bir algıdır… Gözleri görmeyen birisi ‘görmek’ için farklı duyularını kullanacaktır. Aynı şeklide, gözleriniz sağlıklı olsa bile, gözlerinizin önünde duran bir şeyi görmeyebilirsiniz…

Ya da gözleriniz farklı bir yapıda ise gördüğünüz de farklılaşır…

Hayvanlar âleminde olduğu gibi…

Yıllar önce bir arkadaşım kıta yerlilerine dair bir öykü anlatmıştı; sözde keşife gelen işgalci gemiler kıyının açığında demir atmıştır ve yerli halk gözleriyle gemileri görebilmektedir ancak daha önce hiç görmedikleri bu devasa yapının ne olduğunu bir anlamda göremezler. Ta ki, gemiden inen filikalar kıyıya ve yakına gelinceye kadar… Göremedikleri diğer bir şey de işgalcilerin niyetidir, bu nedenle yerli halk tanımadıkları bu insanlara karşı koymaz… Gemileri ve gelen bu yeni insanları ilk gören farklı bir algı boyutundaki şamanları olur…

Burada, görme işlevinin bilmek ve anlamlandırmayla bağlantısını fark ediyoruz…

Diğer bir açıdan, görememenin bir başka sebebi de gerçekten ilgiyle bakmıyor olmamızdır…

Sürekli kendisiyle meşgul bir arkadaşınızı düşünün, beraber bir grup yemeğine katılıyorsunuz ve hep birlikte güzel vakit geçiriyorsunuz… Bir zaman sonra yine bir arkadaş grubunda yemekten bahsedilirken, bu arkadaşınız “Sen de orda mıydın?” diye soruyor… Tabii ki, şaşkınlığınızı tahmin edebiliyoruz… Aslında arkadaşınız sizi gözleriyle gördü ancak ilgi odağı kendisi olduğu için sizi kayıda almadı, yani gerçekten de o akşam sizinle ilgili hiçbir şeyi göremedi… Bu o kadar ileri seviyeye gidebilir ki, aynı evde yaşadığınız ya da aynı işyerinde çalıştığınız kişiler sizi gözlerinin önünde olmanıza rağmen göremezler. Diğer yandan, göremeyen kişi siz de olabilirsiniz…

Konumuza geri dönersek… Farklı boyutların birbirini görememesine bir örnek daha verelim…

Bu, çok katlı bir apartmanın tek yönlü bir ayna sisteminden yapılması ile de tanımlanabilir…

Alttan bakınca üst gözükmemekle birlikte üstten bakınca alt görülebilmekte…

Ya da aynı katta olup farklı odalarda bile bulunsanız, yine ayna sebebiyle sadece tek yönlü görüş mümkün olabilmekte… Araştırma şirketlerinin tek yönlü ayna odalarını ya da sorgulama odalarını düşünün…

Bu durumda, bir kişiyle aynı binada bile olsanız, siz üst katlara çıktıkça veya yan odaya geçtiğinizde artık o sizi göremeyecektir, sadece siz onun katına inmek istediğinizde ve yakınına geldiğinizde sizi görecek, tekrar bir araya geldiğinizi düşünecektir…

Aslında hep aynı yerdeydiniz yalnızca sizi fiziksel olarak algılayamıyordu…

Şimdi mekânsal anlatıma ara verip, buraya kadar aktarılanlara, maddeye yaşam veren, enerji boyutu üzerinden bakalım…

ENERJİ BOYUTLARI

0. boyut olan nokta, bir başlangıç, doğum ân’ıdır. Modern bilim, bildiğimiz evrenin büyük bir patlama (big bang) ile doğduğunu söyler…

Bu, açılma noktasıdır…

1. boyutta ve 2. boyutta bu açılım, enerjinin merkez noktadan yayılması ile bir genişleme olarak tanımlanır…

Doğrusal çizgiler parabol eğrilerine dönüşüp düzlemler ve yüzeysel alanlar oluşturur…

Enerjinin gücüne bağlı olarak her bir parabol eğrisi farklı mesafeye doğru yol alır…

Ulaştıkları yerde sergiledikleri yüzeysel alanlar da farklı nitelikte oluşur…

Şimdilik, yukarıda tanımladığımız torus’un içten dışa açılma etabını görebiliyoruz…

Bu açılım aynı zamanda yoğunlaşmayı da içerir. Merkez noktadan yayılma, enerjinin yoğunlaşarak maddeleşmesini sağlar…

Patlama olarak tanımladığımız başlangıçta, ışıma olarak göreceğimiz maddeleşme, 3. boyutta hacimler ve nesneler olarak şekillenir… Ancak, ışınlar farklı formda nesnelere dönüşmeden önce nesneleri oluşturan temel parçacıkların ortaya çıkması gerekir…

Gözlemleyebildiğimiz bulutumsu galaksiler gibi veya bunu, buhar, su ve buz dönüşümüne benzer de düşünebiliriz…

0. boyuttan itibaren doğru olarak tanımladığımız çizgileri enerji boyutunda ışın olarak adlandırırsak, her bir doğru, yayılan bir ışındır ve her bir ışın kendisine yüklenmiş olan belirli bir enerji gücüne sahiptir diyebiliriz…

Her ışın gücü yettiğince uzay boşluğunda seyahat eder, seyahat ederken yoğunlaşır, temel parçacıkları ortaya çıkarır… Temel parçacıklarda benzerine yakınlık özelliği vardır. Hacimli temel parçacıklar manyetik bir etki ile benzerlerini çeker ve farklı olanları iterler… Bugün atom dünyasında birleşmeleri, molekülleri ve maddelerin iç yapısını gözlemleyebiliyoruz… Aynı atomdan oluşmalarına rağmen kömür ve elmasın birbirinden farkını, kömürün kolayca çözülüp başka enerji tipine dönüşebildiğini ancak elmasın bütünlüğünün çok dirençli olduğunu biliyoruz…

Oluşumun her aşaması belirli kurallar çerçevesinde gerçekleşir, kaosun içinde bir düzen vardır diyebiliriz…  Maddeleşme bir cins direnç oluşturur, bir araya gelen parçacıklar bir arada kalmaya dirençlidir –ya da isteklidir diyelim-… Aynı şekilde, kendilerine benzemeyen temel parçacıkları da aralarına almamaya dirençlidirler. Bu nedenle bugün dünyamızı ve nesneleri bu kadar katı ve sabit görebiliyoruz. Yine de değişime her zaman bir pay var, bunu orta yolda olan maddelerle göreceğiz, kendini geliştirebilen bu maddeler farklı parçacık yapılarıyla etkileşime girebilirler, insan da bu kapsamda orta yoldadır…

Maddeleşme başladığı anda farklı tipte bir hareket de devreye girer, düz çizgi olarak yayılan ışınlardan sonra hacim kazanıp maddeleşen parçacıklar birbirleriyle etkileşime girerler, teğet geçip birbirlerini itebilirler ya da çarpışabilirler… Bu etkileşimlere bağlı olarak sayısız madde tipi ortaya çıkar… Atomsal boyutta çekirdekler, yörüngeler, birbirini iten ya da çeken güçler, evrensel boyutta gezegenler ve galaksiler gözlemlenebilir…

Yayılım ve yoğunlaşma ilk oluşum patlamasının enerjisi tükeninceye kadar devam edecektir… Maddeler belirli bir var olma süresine sahiptir. Bu süre bittiği zaman artık maddeyi oluşturan temel parçacık birim bir arada tutunamaz ve dağılır. Enerjinin iş görme halinin tükendiği bu dönem aynı enerjinin farklı bir hale geçmesi olarak tanımlanabilir, tıpkı yediğiniz bir yemeğin sindirilip size güç ve canlılık vermesi gibi, maddesel temel parçacık birim dağılsa bile özdeki enerji devam edecektir… Bu aşamada, 4. boyutta torus’un içe dönüşü tekrar açılmaz, big bang’te açılışını gördüğümüz enerji içe çekilir, merkezde noktasal olarak toplanır ve kapanır, bunu da, tohum benzeri, potansiyelin saklanması olarak adlandırılabiliriz…

Var olan her şey, evren de dahil olmak üzere açılır ve kapanır…

MANYETİK ALANLAR

4. boyutta artık katı gözüken maddelerden bahsetsek bile ışınlar maddelerin içinde, dışında ve etrafında hep oradadır…

Bu boyutta katı maddeleri oluşturan ışınlar, hacimlere sahip olan bu maddelerin, biraz önce bahsettiğimiz, çekim ve itim gücünü de veren manyetik alanlarını da oluşturur.

Her varlık için, dışa yansıyan manyetik alanın oluşması demek doğum işleminin tamamlanmış olması demektir. Manyetik alanlar, oluşan varlığa, fiziksel bedenle birleşen ve bir miktar dışına taşan yaşam enerji alanı olarak hizmet eder ve birçok fonksiyonla beraber bütünlüğünü ve canlılığını korurlar.

İnsan ve dünya dahil, bize göre canlı veya cansız, her varlığın enerji alanı vardır…

Bu enerji alanının hareketi bir katmanda içten dışa, dıştan içe doğrudur…

Diğer bir katmanda spiral döngüdür…

Ve diğer bir katmanda açılma ve kapanmayı da içerir…

Enerji akışı, tıpkı noktadan açılan parabol eğrileri gibi, ayna simetrisinde genişler ve tekrar başlangıç noktasına geri döner… Kısaca, torus benzeri bu hareket gözle görülemeyen bir devinim sağlar ve maddesel bütünlüğü bir arada tutar… Ancak torus tek hareket yapmaz, çok katmanlı bu torusun içinde spiral döngü ve açılma kapanma hareketleri de mevcuttur…

İnsan bedeni özelinde bakarsak, maddesel bedenin ötesinde bir enerji beden tanımlayabiliriz, maddesel beden enerjinin görünürde en katı halidir…

Bugün insan bedeninde tanımlanan aura fenomeni bu ışımayı gösterir…

Enerji beden farklı katmanlarla kendini sergiler, her bir katman farklı işlevde ve sürekli harekettedir…

Öykü boyutu olarak adlandırdığım 4. boyutta, var olan her şey bu yaşam enerji alanı ile sergilediği hareketlerle kendi yaşam öyküsünü yaratır…

İnsan kendi öyküsünü yazarken, gerçekleştirdiği her fiilin yani her işlevin yapılım enerjisi tükendiğinde, süreçteki duygu ve düşüncelerinden geriye saklanma halinde depolanan bir bakiye bilgi kalır, bu bilgi aktarılarak yeni fiillerde insanın duygu ve düşüncelerini etkilemeye, kendi çekim gücüyle bir anlamda devam eder, bizler buna kader ya da karma diyoruz…

Manyetik alan fiziksel boyutta sınırları çizerken, aynı zamanda sürekli dış enerji ile bağlantıdadır, enerji alır ve verir, farklı enerji alanlarını iter ya da çeker. Bugün bilim, aslında katı gözüken maddenin bile neredeyse büyük bir boşluktan oluştuğunu aktarıyor. Sınır gibi gözüken şey sadece görüntüdedir…

Yine insan özelinde, yaşam enerji alanı, insana canlılık veren etkendir ve insanın var olduğu evren ile bağlantısını sağlar. Her insan doğumu itibariyle bir enerji kapasitesine sahiptir, bu enerji hem var oluşunu hem devamlılığını sağlar ve farklı yöntemlerle harcanır ve yenilenir…

Enerji sadece canlılık için kullanılmaz, insan enerjisini aynı zamanda gelişimi için de kullanabilir. Yaşamı içerisinde insan için canlılığını ve enerjisini artırıcı ya da tüketici etkenler söz konusudur…

Yeri gelmişken, enerji boyutunun fonksiyonlarını tam olarak anlamak için enerji nedir sorusunun yanıtına bakalım…

ENERJİ NEDİR?

Farklı tiplerde gözlemlenebildiği için enerjinin dar bir tanımını yapmak zor. Yine de en basit tanımıyla enerjiye, bir sistemin iş yapma kapasitesi denilebilir…

Doğada ve evrende meydana gelen tüm fiziksel ve kimyasal olay ve tepkimelerde mekanik, sıcaklık, ışık, elektrik ve manyetik gibi tiplerde kullanılan ve dönüştürülen tüm formların genel adıdır…

Enerji, hareket yaratır…

Bildiğimiz evrende, kendi içinde, korunması da dahil pek çok yasaya sahiptir…

Bütün bunları içeren enerjinin bir cins aklı olduğunu ve farklı durumlarda farklı etkiler sergilediğini söyleyebiliriz… Bu nedenle, enerjiye bir başka tanımda, var oluşu ortaya çıkaran bir bilgidir denilebilir…

Aslında bizim burada modern lisanla enerji değimiz şey, ışınlar ya da varlığın özü olarak adlandıracağımız etmen, var edici bilgidir… Noktadan açıldığında her bir doğru ya da parabol ne kadar uzak mesafeye gideceğini bilir, her bir ışın kiminle birleşip kiminle ayrılacağını bilir… Bu bilgi, bir seviyeye kadar kendi kendini oluşturan ve kendi yasalarıyla şekillenen bir âlemi yaratacak bilgidir…

Çift yarık deneyini hatırlayacaksınız, fotoelektrik etkisi ışığın dalga özelliğinin yanı sıra parçacık özelliği de sergilediğini gösterir. Daha da ötesi, kuantum fiziği ‘gözlemci etkisi’nden bahseder. Bir parçacık ya da sistem, bir gözlemci tarafından gözlemlendiğinde davranışlarını değiştirebilir veya netleştirebilir. Gözlemcinin niyetine bağlı bir değişim ve netleşme…

Biz buna bugün, en geniş anlamıyla kozmik bilinç diyoruz… Var olan her şey bu bilincin ürünüdür…

KOZMİK BİLİNCİN DÜNYASI

Bu noktada tekrar matematiksel boyutlara geri dönelim…

4. boyutu tanımlamak için kullanılan hiperküp, iç içe geçmiş küplerden oluşuyordu… Bunlar ardışık dizilmiş küpler gibidir ancak bu boyutta hacimsel yapı içinde oldukları için artık dizilim değil iç içe geçme söz konusu…

Bunu, keskin köşeli küp yerine eğrinin bükülmesi ile oluşan torus ile tanımlamıştık, torusun hareketinin devamlılığında sürekli bir devir halinde içi dışa dışı içe yansıttığını izlemiştik…

Hareketle birlikte zaman olarak tanımladığımız etkiye bir anlamda hareketin öyküsünün yazılmasıdır dedik, yani bizler öncesi ve sonrası olarak tanımladığımız şeyleri anlatıyoruz. Neden ve sonuç ilişkisi doğmuş oluyor… Bunu da, 4. boyutta kader ya da karma olarak tanımladık…

Zaman, 0 hariç tüm boyutlarda devrede olduğu için, aslında düz bir çizgide ilerlemiyor, bu yeni bakış açımızda her şey bir anlamda aynı anda oluyor, sadece 0 noktasından hareketle içe ve dışa dönerek geçmiş ve geleceği yaşıyoruz…

Uzayın boşluğunda kuşbakışı Dünya’yı seyreden insanımız, içine dönüp bir zamanlar düz bir alanda yürüdüğünü zannettiğini hatırlayarak kendisine gülüyor, ardından dışına dönerek bundan sonra nasıl bir yaşamı olacağını merak ediyor…

-Fark ettiyseniz uzay boşluğunda özel bir giysisi var çünkü, burası onun asıl yaşam âlemi değil…-

Ama şimdi karnı acıktı, yakın gelecekte ilk yapmak istediği şey yeryüzüne inip güzel bir yemek yemek… İstek içeriden geldi, yemeği yiyeceği yer ise dışarısı…

Torus’un devinimini göremediğimiz için, buradaki içten dışa ve dıştan içe hareketin 3. boyutta bizler tarafından gözlemlenmesi sadece 3. boyuta düşen izdüşümü ya da “gölgesi” ile olabiliyor…

Holografik bu izdüşüm ya da gölge tanımı bir cins yansımayı anlatıyor, içeride olan dışarıya yansıyor, dışarıda olan içeriye yansıyor…

Yemek isteği gözle görülemezken dışarıda kurulu bir sofra üzerinde bir cins gerçeklik kazanıyor… Gözlemci etkisi, içerdeki bir arzu ya da niyeti dışarıda bu arzuya göre şekillenmiş bir yemeğe dönüştürüyor ya da olasılığı netleştiriyor. Arzu ne kadar güçlü ve net ise gerçeklik de ona o kadar yakın olacaktır…

İlk baştaki oluşum sıralamasını hatırlarsak, nokta, çizgi, düzlem ve hacim ile 0, 1, 2 ve 3. boyutları izlemiştik. 4. boyut kendini çoğaltan bir hacimdi ve iç içe geçtiğinde hiperküp ya da torus benzeri bir form sergiliyordu…

Biz yaşadığımız dünyada doğanın içinde bu parabolik hareketin oluşumlarını görebiliriz… Hem geometrik yapılarda hem de doğal oluşumlarda…

Bugünün imkanlarıyla atom boyutuna indiğimizdeyse torus’un oluşturduğu çok hacimli yapıyı izleyebiliriz…

Buna yaşam çiçeği deniliyor, bizim için en basitinde fraktal, atomsal bir form…

Artık kozmik bilincin –göremediğimiz– 5. boyutuna bir göz atabiliriz…

5. boyutta, iç içe (ardışık) dizilen torus’larının yan yana gelerek düzlem oluşturması gerekiyor…

Ancak, bir üst boyutta artık lineer dizilimin hacimsel dizilime geçtiğini bildiğimizden bunu hayal etmemiz biraz zorlaşıyor, sayısız iç içe geçmiş torus’un yan yana gelmiş hali olarak düşünebiliriz…

Sayısız hücre… Sayısız galaksi… Ya da sayısız evren…

Her birinde farklı zamansal öyküler oluşuyor… Bir anlamda, farklı zamanlar bir arada var oluyor…

Buna bugün paralel hayatlar deniliyor, her zaman katmanında olabilecek farklı olasılıkları içeriyorlar ve her katmanın yaşam öyküsü de farklı…

4. boyutta yukarıdan dünyayı seyrederken, geçmişini ve geleceğini düşünerek kendine bir yaşam öyküsü yazan insanımız düşünce ve duygularında bazı şeyleri değiştirebilmeyi istiyor, bu boyutta kararları ve seçimleri ile yaratacağı alternatif hayatları görebildiği için belirli bir isteğine ulaşmak üzere girmesi gereken yolu daha net görebiliyor…

Yine de 5. boyutta tam anlamıyla derinliğe inemediği ve henüz yatayda genişlediği için her bir seçimin yaratacağı farklı hayata mutlak olarak hâkim değil… Seçimlerin zaman içinde, uzun vadede, pişmanlık getirmesi de mümkün…

6. boyut yine hacimsel, 5. boyutun yan yana var olan torus’larının zaman katmanlarını derinliği ile bütün olarak görebilme imkânı veriyor, bir cins çok yönlü şeffaflaşma, burada zamanlar arasında gidip gelmeye gerek yok, hepsi devasa bir torus içinde birleşti…

Şimdi, bu bütünlük içerisinde, insanımız tüm bildiklerini yaşama geçirebilirse ne olur?

YENİ BİR YAŞAM

Enerji, bilincin yoğunlaştığı alanlara doğru aktarılır. Dışarıya ya da içeriye yönlendirilebilir. Yoğunlaştığı yerde maddeleşmeye başlar… İnsanın düşünceleri ve duyguları enerjiyi yönlendirerek geniş anlamda evrenin maddeleşmesine katkıda bulunur… Dar anlamda ise, bireysel bazda, insan kendi hayatını maddeleştirerek gerçekleştirir…

Ân’da kalarak zamanın göreceliliğini devreye sokup zaman algısını ve işleyişini değiştirebilir…

Boyutlar arasında ilerledikçe, içi dışa yansıtan yapıyı net olarak görebilir… Uzayı seyrederken aynı boyutun atomaltı yapısına baktığını fark eder… Kendi içsel hâlinin, düşünce ve duygusal yapısının dış dünyasına nasıl yansıdığını ve neleri yarattığını bilir…  

Tüm varlıkların –bir arada olsalar bile– yaşama dair kendi algıları olduğunu ve her birinin kendi âleminde yaşadığının farkındadır…

Kimi zaman yükselerek boyutlar âlemini seyreder, kimi zaman inerek bu âleme karışır… Her inişinde -ya da geçişinde-, o âlemin mevcudiyeti ve kuralları ile muhatap olması gerektiğine ve yaşama, kurallarına göre katılması gerekliliğine dikkat eder…

Aslında, bir geçmiş ya da gelecek veya iniş ya da çıkışın olmadığının da farkındadır, yolculuk başladığı yerde biter, ev’den hiç ayrılmamıştır, her şey aynı nokta’da ve ân’da mevcuttur, sadece bir zamanlar algılayamamış ve bilememiştir…

Bir zamanlar, kendisine şah damarından bile yakın olanı görememiştir…  

Tüm öykü, gözünü kırptığı bir ân içinde başlamış ve bitmiş, bütün âlem açılmış ve kapanmıştır… Tıpkı yeşermeyi bekleyen tohumlar gibi, içinde sonsuz potansiyelin mevcudiyetine sahiptir…

6. boyutun devasa bütünlüğünde, bilincin tekliğinde, insanımızın yaşamında belirsizlik yok, evren ile birlik hâlinde, hem kendine hem de bu evrenin yasalarına ve bilgilerine hâkim, enerjisini yönetebiliyor, kendinden emin… Hedefine ulaştıracak kararları ve seçimleri dolayısıyla en kısa yolu, seçimlerinin getirilerini ve yaratacakları yeni öyküleri net olarak görebiliyor… Bu boyutta arayışı zaten sonuç ile buluşmuş durumda…

Kozmik bilinçte 7. boyut, mevcut evrenin (big bang ile açığa çıkan içinde bulunduğumuz evren) sınırı, maksimum torus, bu evrene dair her şeyi içeren oluş, kendi oluşu ve kuralları içinde sonsuz sınırsız, yine de sınırlı, bütün hareketleri içeren yine de hareketsiz, sükûnet…

Bu boyuta gelen insanımızın ne yapmak isteyeceği ile ilgili bir fikrim yok… Belki de tüm sonuçları ve olacakları bildiği için artık bir şey yapmak istemeyecektir…

Yine de mevcut evrende olanlar olacaksa, halen bir istek var demektir…

KENDİNDEN KENDİNE

Bilimsel teorileri bir yana koyup, dinî inançlara bakarsak, ilk isteğin bilinmek arzusu olduğunu öğreniriz.

Yaratıcı bilinç kendini bilmek istemektedir. Ancak, 7. boyuta geldiğimizde bile kendini dışarıdan göremeyen bu bilinç, sükûnetinde “Ben seni hakkıyla bilemedim” demekte ve bir üst boyuta ihtiyaç duymakta… Kendini daha yukarıdan –içeriden– seyredebileceği yeni bir boyut…

Evren modelini baz alırsak bu bir kapanma ve yeniden açılma demek olabilir… Bileceği her şeyi bildiği bu evrenin ötesinde kendine yeni bir evren yaratma arzusu olabilir…

Tıpkı, sırasıyla farklı okullardan mezun olmak gibi, kozmik bilinç sonsuz ve sınırsız bir şekilde kendini keşfetmeye ve öğrenmeye, hakkıyla bilmeye devem edecektir… Bir önceki okulun öğretmeni, bir sonraki okulun öğrencisi olarak kendini açığa çıkaracaktır…

Her bir boyutta, bazen henüz alttakilere “Sen beni asla göremezsin” diyecek, bazen de miraca çıkıp yükselerek hepsini bir’den seyredecektir…

Bir yaşamın öyküsünde, bir gün gelecektir ki, neden bazı şeylerin bir türlü değişmediğini bazı şeylerinse mucize gibi değiştiğini, olanların neden oldukları gibi gerçekleştiğini, neden bazı insanların hayatına girip bazılarının çıktığını fark edecektir…

Tüm âleme sevgiyle bakıp, “Senin yaşamın sana, benim yaşamım bana” ve

Kendine sevgiyle bakıp, “Sen olmasaydın, bu âlemleri yaratmazdım” diyecektir…

Yaşamın bilinmeyen âleminden bir ân doğar ki insan, torus’un içinde gizlenmiş olan hiperküpleri görebilir… Bir ân’da gözlerinin önünde mükemmel altın oranlar, gizlenmiş formlar açılır…

Aslında hep ordaydılar, sadece biz öykümüzü farklı anlatmıştık…

Yaşam ağacı, yaşam çiçeğinin içinde gizlenir…

Kozmik bilinç insanın içinde gizlenir…

Sonsuz potansiyelinde olasılıkları var eder…

Kendi tek’liğinde var olur…

Bilimin ak ve kara delikleri gibi…

Sonsuz yaratımda devinen bir vakum gücü…

Belki de 8. boyut, yeni bir evrendir,

9. boyut olası tüm diğer yeni evrenlerdir…

Her evren yeni kurallar yeni yasalara sahip…

Evrenlerin ötesinde ise öyle bir yer var ki, henüz hiçbir şeyin oluşmadığı

Var olanın yok, yok olanın da var olduğu, safî bir potansiyel

Bilinmeyi arzuluyan…

.

Her şeyin mümkün olduğu bu öyküde,

Belki de bütün bunlar, sadece benim gözlemlediğim bir âlemdir…

.

Sevgiyle…                                  Kendime 1 Mektup, 19-11-2023, İstanbul

.

.

.

Leave a comment