Sohbetin eylemler üzerine kurulduğu bir dünyada insanların birbirini anladığını ya da kendini anlatabildiğini düşünmek ne kadar mümkün?
.
‘Bugün neler yaptın?..’
Okuldan eve dönen çocuğa sorulan klasik bir soru…
Her gün tekrar edildiğinde alışkanlığa dönüşen ‘kendini ifade’ tarzı.
Neler yaptığını anlatarak geçecek olan bir ömür.
.
İnsanın öğrendiği sadece yaptıkları ve ona yapılanlar olduğunda milyonlarca insan arasında yalnız hissetmek ne kadar da kolay.
‘Nasılsın?‘ sorusu ise çoğunlukla içi boş bir kalıp. Yanıtı da aynı şekilde, çoğunlukla olması gereken diye düşünülen, ‘İyiyim‘.
Oysa, insan gerçekten iyi midir?…
.
Her ân bir anı olur. Hafıza kaydeder, depolar ve ihtiyaç anında tekrar kullanım için saklar. Kısaca, hiç bir şey yok olmaz… Bugünü anlatırken ön planda ve yüzeyde olan yapılanlar, derine doğru inip arka planda köşelerine çekildiklerinde hatıraya dönüşürler. Hatıraya dönüşen bugün ise, yapılanların yanı sıra hissedilenlerle birlikte depolanır.
Ne tuhaftır ki, yeri geldiğinde ve insan bir kayıdı hafızadan geri çağırdığında, hatırladıklarını aslında hissettiklerine göre seçer. Mutlu bir anı ya da hüzünlü bir ân, kızgın hissettiği bir olay… Yapılmış olan hiçbir şey eşlik eden bir duygu olmadan var olmaz. Aslında önemli olan hissedilendir. Tüm eylemler bir arzunun memnuniyet hissine hizmet ederler.
.

Yıllar önce bir yazımda ‘duygular insanların kadere katkı paylarıdır’ demiştim. Bir arzunun sonuca ulaşabilmesi için düşüncelerle beraber duygular yol haritasını ve seçimleri belirlerler.
Duygu ve düşünce birliği uyumlu bir yolculuk gibidir. Yol arkadaşları iyi anlaştığında yolculuk keyifli bir keşife dönüşür. Yaşam yolculuğa göre şekil alır…
.
Yaşam için bu kadar önemli bir etkenin sadece zirve noktalarında sergilenmesi, arkadaş dedikodularının malzemesi olması ya da terapi seanslarında konuşuluyor olması dengenin bir zamanlar bir yerlerde bozulduğunu gösteriyor.
Kendini ifade etmek, kendin olanı önce kendine ve ihtiyaç gördüğünde diğerlerine anlatabilmek demek.
Aslında insan, sadece toplum içinde yalnız değil, kendi içinde de kendini yalnız bırakmış.
Ben, duygu seline kapılıp öfkeleniyor ya da ağlıyorsam, bu kendimi kendime ifade ettiğimi göstermiyor. Artık mevcut kabın taşıyamadığı bir içeriğin dışa vurumunu sergiliyor.
.
Ne güzel olurdu, insanın kendi ile sohbet edebildiği, muhabbetinin tadına doyulmadığı bir yaşam.
O zaman mevcut kabın dolup taşacağı şey bu hoş sohbetin yansıması olurdu. Kişi, ‘ağzından bal damlıyor’ dedikleri insana dönüşürdü.
Bugün sohbetsizliği ‘akıllı’ cihazlarla sürdürmeye çalışırken çoğumuz gerçekten kendimizden kaçıyor gibiyiz…
.
.
Ben, burdayım.
Ben, hem düşüncelerimin hem de duygularımın harmanıyım.
Aklımın ve gönlümün orta yerindeyim.
Kalbim üzerineyim.
Terazinin denge noktasında yaşamı yaratanım.
.
.
Yapan insan olmaktan var olan insan olmaya geçmek için var oluşun tümünü kabullenmek gerekiyor.
İnsan, her düşüncesine eşlik eden duyguyu fark etmeye başladığında kendi bütünselliğini de görmeye başlar… Belki, yeni bir adım atacaktır ancak, yenilik endişe veriyordur, korkutuyordur. Belki, eski günleri yad etmeyi seviyordur ancak, geçmiş üzüntü, özlem ya da pişmanlık ile doludur. Bir düşünce bir duyguya dokunur. Her düşünce bir duyguyla bazen birden çok duyguyla bağlanır…
Biraz daha dikkatini verse insan, her duygunun ona eşlik eden bir düşünce havuzu olduğunu da fark edebilir… Ne zaman öfke yükselse içinde, mevcut olaya duyulan öfkenin ötesinde, havuzdaki tüm öfkeli düşünceler de birlikte uyanır. Ya da endişeler, üzüntüler… Zincirle birbirine bağlanmış gibi onlarca düşünce tek bir duygunun hakimiyeti altında var olur, kolayca tetiklenir, çoğaldıkça güçlenirler. Çoğaldıkça kabul etmesi, affetmesi ve başa çıkması zor bir hâle dönüşürler.
Yaşam çekilmez olur…
.
.
Fark etmek, özgürleşmektir.
Fark etmek, kalbin yolunun üzerinde yürümeye başlamaktır.
Kalbin yolu kaderin yoludur.
Yolun ilk adımı samimiyet ile atılır.
Kendi ifade, kendi hakikatinin ifadesine dönüşür.
.

