
Bu dünyada insana kalan bir avuç toprak olduğunda, bir başka kıymete biner o nokta misali toprak parçası…
Bazen gelir kapısı olur bereketin doğuş noktası, bazen de veda kapısı olur bu âlemle öbür âlemin geçiş noktası…
.
1. Ziyaret:
Araları açıldıkça zamanın, insan bazen şaşırıyor, değişimin olmadığı hiç bir yer yok şu dünyada…
“Bunlar önceden vardı” dedim zambakları işaret ederek.
“Bunlar da benim ektiklerim” çiçek açmış bir iki sümbül soğanı, yaprak vermiş yonca köklerini gösterdim. -Kalıcı olsun diye soğanı, kökü olan bitkilerden seçmiştim.-
“Bunlar görevlinin ektikleri” dedim, iki tane gül dalı, zor da olsa tutunmuştu toprağa.
Sonra durdum, ne diyeceğimi bilemedim, kelimeler döküldü dudaklarımdan,
“Bunlar da, Allah’ın ektikleri” dedim, toprağın geri kalanını kaplamış tüm yaban otlarına baktık beraber…
Bana bile tuhaf geldi söylediklerim, en çok da onlardan kurtulmaya çalışıyorduk kendimizce düzenleme yaparken.
“Böyle yemyeşil güzel olmuş” dedim, “Otlar kalsın, bir daha ki ziyaretimde bakarız.”
Kuru yaprakları temizledik, suladık, bir anda canlandı toprak sevinçle….
.
2. Ziyaret:
Yol kenarında tabela gözüme çarpınca, iç sesime kulak verdim, “Yeşil Efendi”nin kitaplarını biliyordum ama şimdi sanki bir tanışma çağrısına uyar gibi tabelayı takip ettim.
Tek bir tabela yetmez bazen, yol çatallanır, hangi ayrımdan gideceğini bilemez insan. Ama tek bir tabela vardır takip edecek.
O zaman, sormaya başlar, yolu gösterecek “bir bilen” ne kıymetlidir kaybolunan yollar üzerinde…
Taşları yontan adama sordum, hangi yoldan gideceğimi nereden döneceğimi tarif etti,
“Ben” dedim “Yürüyeceğim, kestirme burdan düz gitsem olmaz mı?”
“Olur, tabii!” yol tarifi birden değişti niyetle birlikte, bu sefer bambaşka bir rota açıldı gözler önüne.
Bir zamanlar belki de benim gibi yol arayanların yanından usulca geçerek buldum “Yeşil Efendi”yi… Sımsıkı kapatılmış bir bina içinde, adına benzer hiçbir yeşil yok etrafta…
Mekanik bir akciğer gibi nefes alan bir şey vardı binada, hava boruları bu akciğeri dışarıya bağlıyor, derinden bir ses veriyordu. -Sanki, bir cins yaşam ünitesi ile hayata bağlanmış bir bina.-
Dışarıda nedense pek de hoş olmayan bir koku vardı, yine de binaya yaklaştığınızda pencerenin o sımsıkı kapanmış kanatlarının aralıklarından bir gül kokusu karışıyordu havaya.
Yakına, ancak çok yakına gelenlerin duyabileceği kadar naif…
.
3. Ziyaret:
Bu sefer az da olsa bildiğim bir yere gidiyordum, kendimden emin, bir kez gitmenin verdiği rahatlıkla bulurum diyordum.
Yine de, değişimin olmadığı hiç bir yer yok şu dünyada…
Kapı tanıdık gelmekle beraber, aradığımı bulamacağımı fark ettiğimde en iyisi yine “bir bilene sormak” dedim.
Görünürde görevli yoktu, görevliyi bulmak için misafirlere sordum. Misafirler başka bir görevliye, o görevli başka bir noktaya işaret etti.
Aradığım bu değildi, ama, Merkez’e gelmiştim, “Merkez Efendi”nin yanı başına.
Belki de, insan kendi merkez’ine gelmeden bulamıyordu gerçekten aradığını. -Yıllar öncesinden bir arkadaşımın sözleri çınladı kulaklarımda, “Merkeze gelin, merkezinize” diye seslenen.-
Merkez’den açılan diğer yollar, arayışı kolaylaştırdı, zaten çok yakınından geçip de fark etmemiş olduğumu bulmamı sağladı…
Öyle derin bir sükûnet vardı ki, minik su kabında çırpınan üç küçük böceğin çağrısını duymamak imkânsız gibiydi.
Usulca sudan çıkarttım üçünü… Hepimiz bu kurtuluşun şaşkınlığını yaşarken, görevli elinde su kabı ve fırçalarla beliriverdi…
Temizlik zamanı gelince, tek bir hedefe kilitlenmişti bütün duyular, artık ne böcekler, ne de çiçekler duyuramazdı sesini. Zaten tuhaf bir şekilde görevli de konuşamıyordu bildiğimiz kelimelerle…
Hızlıca, toz kir savruldu, suyun ferahlığı ile canlandı solgun olan…
Fırtınanın ardından durulmuş gibi, güneş parladı su damlacıklarının üzerinde, çiçekler memnuniyetle kaldırdılar başlarını, zevkle uçuşan arılar misafirleri oldu…
.
.
Bu dünyada insana kalan bir avuç toprak olduğunda, bir başka kıymete biner o nokta misali toprak parçası…
İster bereket kapısı, ister veda kapısı olsun, toprak hep ıslah edilir, bir şekilde…
.
Topraktan gelip toprağa giden insan da, toprak misali ıslah edilmek, işlenmek, gelişmek, tüm cevherini ortaya çıkarmak ve sunmak ister…
.
İnsan ancak toprağa yakın olduğunda işitiyor söylediklerini.
İnsan ancak yakına geldikçe tanıyabiliyor kendini.
Kuruduysa su vermeni, sıkıştıysa alan açıp havalandırmanı, zamanıysa tohum ekmeni, zamanıysa meyvesini toplamanı anlatıyor toprak… Dilinden anlayana…
Anadolu insanı derler, toprağın dilinden anlayan…
Öz’de hepimiz Anadolu insanıyız, sanki ana dilini unutmuş, gurbette yaşayan…
.
Toprağı ıslah etmek, onunla aynı dili konuşup, iyileştirmek, güzelleştirmek demek.
Toprağı ıslah etmek, ilk adımda, toprakla barışmak demek.
Topraktan gelip, toprağa giderken, sevgiyle kendini kucaklamak demek…
İncecik çatlaklardan, havaya karışan gül kokusunu, ancak yakına geldiğinde koklayabilir insan…
“Onca dolambaçlı yollardan geldin,” diyor yaşam,
“Şimdi, merkeze gel, bul kendini,”
“Şimdi, yakına gel, bil kendini,”
Bak sesleniyor, “Bana bir adım yakınlaşıp gelene, ben on adım misliyle yaklaşırım…”
Artık bekleme, adımını iyilik, güzellik ve sevgiye doğru at…
Bir adım at ki, şifalansın, yeniden doğsun yaşam…
.
23/02/2023, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

