İnsan için yaşamda masumiyetin bittiği bir an gelir…
Çocuksu safiyet anlamında değil de… daha çok suçsuzluk anlamında…
Yeryüzüne gönderilen Âdem ile Havva’nın çocukları Habil ve Kabil, masumiyetin bittiği böyle bir an’ı sembolize ederler.
.
İnsan yeryüzüne, içinde binbir tohumla gelir…
Tohumların bazıları güzel çiçekleri, bereketli ekinleri, dayanıklı ağaçları saklarken, bazıları da dikenli çalıları, zehirli mantarları, ısırgan otlarını saklar…
İnsan toprağına hangisini ekip hangisini sularsa onun mahsulünü toplar…
İnsan yeryüzünde, ektiğini biçmekle sınanır…
.
Bireyden topluma, toplumdan devlete, insanlık tarihi olası onlarca senaryoyu hayata geçirdi. Dışsal ve içsel gelişiminde deneme yanılma yoluyla en idealini bulmaya çalıştı, hatalar yaptı, bazen ders aldı bazense ısrarla yoluna devam etti… Ne pahasına olursa olsun…
Burada paha, ‘etme bulma dünyası’nda, sadece edene etki etseydi, belki de daha kolay olurdu birçok şey…
Ama ‘ne pahasına olursa olsun’ dediğimizde, attığımız her adımın bir şekilde diğerlerini etkilemesinden kaçamayız… Yolda verdiğiniz selama karşılık bir tatlı çift söz ederken kim bilir belki de bir kazadan korunur birileri ya da kızgınlıkla tartıştığınız bir başkası içinde yükselen öfkeyle kendine bir musibeti davet eder…
Tohum bizim içimizde olsa da, toprağını isteyerek ya da istemeyerek sulayan çok olur… Siz de başkalarının topraklarını sularsınız aynı şekilde…
.

1600’lerde Thomas Hobbes, ‘Leviathan, Bir Din ve Dünya Devletinin İçeriği, Biçimi ve Gücü’ isminde bir eser yazar. İngiliz İç Savaşı sırasında yazılmış olan bu eser, sosyal bir sözleşme ve mutlak bir egemen tarafından yönetilmeyi tartışır. Toplumsal sözleşme teorisinin en eski ve en etkili örneklerinden biri olarak görülür. Bugünün demoktratik devletlerinde yaşayanlar olarak katılsak da katılmasak da hatırlamakta fayda var anlattıklarını…
Elbette, dünya yaşamında insanın tek başına hayatta kalması mümkün değil. İnsan tarihi boyunca, korunmak, barınmak, beslenmek gibi temel fiziksel ihtiyaçlarının yanı sıra paylaşmak, sevmek, güvenmek gibi duygusal ihtiyaçlarını karşılayan gruplar içerisinde var olmuş. Zamanla gruplar büyümüş, toplulukları, topluluklar büyümüş toplumları, toplumlar ülkeleri ve devletleri ortaya çıkarmış. Her birinin içinde aile ve arkadaş grubu, bütün oluşumun hücresel çekirdeği olarak yer almış.
Hayvanlar âleminde nasıl ki güçlü olan hayatta kalır ve grubu yönetirse, hayvana yakın insan âleminde de küçük topluluklar kendilerine güvenecekleri güçlü liderler seçmiş, liderin takipçisi halinde kendilerini bir anlamda onun ellerine teslim etmişler. Ancak teslimiyet öyle noktalara ulaşabilir ki, güven içinde olmak için teslim olduğunuz lider size rağmen sizin hayatınızı elinizden alacak kişiye dönüşebilir.
Toplumsal ya da sosyal sözleşme dediğimiz kavram bireylerin bazı ortak kurallara uyarak kendilerini şiddet, sahtekarlık ya da olası tehlikelerden korumak için birleştiklerini ifade eder. Birey, bu sözleşme karşılığında devlete ya da otoriteye, ‘hukukun üstünlüğü’ kapsamında, bir bölümünden vazgeçerek bağımsızlığını sunar ve yöneten tarafından yönetilmeyi kabul eder. Tabii ki hâlâ, yaşadığı toplumun içinde bağımsız var olmaktadır ancak hukuk devreye girdiğinde ortaya koyacağı tüm şartları kabul ettiğini beyan eder… Bizler, bugün, bu kavram ile bir araya gelmiş toplumlar içinde ve devlet düzenlerinde yaşıyoruz. O kadar bunun içine doğuyoruz ki, çoğunlukla sorgulamıyoruz bile. Demokratik bir ortamda oy vererek seçtiğimizi düşünerek yönetenin bizi temsil ettiğini farz ediyor, belki de çok düşünülmeden verilen sadece bir anlık kararın sorgusuz sualsiz bir teslimiyete dönüşmesine izin veriyoruz…
.
Egemen bir gücün yönetmesi büyük bir grubun, farklı düşünce, farklı eğitim ve bilgi düzeyine sahip bireylerin, farklı ahlakî değerler ile yaşayanların bir araya gelerek kendilerini yönetmesinden daha kolay. Aile içinde bile çocukların henüz olgunlaşmadığı dönemde baba ya da anne otorite figürüdür. Her ne kadar bugünkü yönetim şeklinde demoktratik seçilmiş gibi gözükse de, yöneten bir şekilde ‘doğası gereği’ egemen olmak için kendisine kapılar aramaya başlar.
Burada, ‘doğası gereği’ demek, insanların dışsal gelişimlerini görmenin daha kolay olduğu, içsel gelişimlerini ise her zaman bu kadar net göremeyiz demektir. İnsanın asıl doğasını bir bakışta hatta bazen uzun süre geçse bile tam olarak bilemezsiniz. Her insan kendi gelişim merdiveninde bir basamakta durmaktadır ama hangi basamakta, o, kendisine bile her zaman aşikâr değildir.
Egemene teslim olmak aslında bireyler için de avantajlı gözükür, kararları sizin yerinize biri alır, eylemleri organize eder hayata geçirir, siz bu eylemler iyiyse o birinin sırtını sıvazlar, kötüyse parmağınızı doğrultup suçluyu gösterirsiniz…
Egemen, bireyi kendi yaşamının sorumluluğunu almaktan kurtarır. Ama kendi yaşamının sorumluluğunu almamak demek, tıpkı bedensel olarak büyüdüğü halde evden ayrılmayan bir çocuk gibi asla gerçekten büyümemek, kendine ait özgün bir yaşamının olmayacağını kabul etmek demektir…
.
Leviathan, ya da Livyatan, aslında bir deniz canavarıdır. Mitolojide ve kutsal kitaplarda bahsi geçen bir yaratık… Eyüp kitabında anlatıldığına göre, sabır örneği olarak gösterilen Eyüp peygamberin her şeyini kaybettiği zaman “Rab verdi, Rab aldı, Rabbin adına övgüler olsun” şeklindeki nidası sınanmasını sonlandırmaz, öyle bir noktaya gelir ki vücudunda çıkan çıbanlara musallat olan kurtçukları düştükleri zaman yerden elleriyle alıp tekrar vücuduna koyarak çilesini tam teslimiyetle kabul eder. Ne tuhaf ki, bu teslimiyete rağmen çile nihayetinde Tanrı’nın kendisiyle konuşması ve uyarması sonucunda sonlanır. Tanrı ona bilmediği bir çok şey olduğunu ve kendisinin Livyatan’ı bir olta ile çekecek kadar güçlü olduğunu söylemiştir. Livyatan kötülüğü simgeler, şeytanın bir görüntüsü gibidir… Ayağını yere vuran Eyüp, tüm kurtçukları üzerinde silkeler ve hem bedenini hem yaşamını iyileştirir…
Thomas Hobbes kitabının kapağında, Egemen’i denizden çıkan güçlü bir dev gibi göstermiştir. Livyatan’ın bedenine sahip bir insan, balık benzeri bedenindeki her bir pul, bir insan başıdır, tek bir yöne, Egemen’in yüzüne bakan, yüzlerce insan… Bu figürün bir elinde savaşçı liderin gücünü simgeleyen bir kılıç, diğer elinde dinî hakimiyetini simgeleyen bir asa ve başında her şeyden üstün olduğunu gösteren bir taç vardır…
Her ne kadar Egemen yüceltilse de, bir anlamda biliriz ki burada egemen merhamet ve sevgi gibi insanî değerlerden yoksundur…

.
Kral balığı’nı duymuştur belki bazılarımız…
“Pasifik Okyanusu’ndaki Blatter Adası’nı çevreleyen sularda özel bir balık türü yaşar. ‘Kral balığı’ denen bu türün inanılmaz bir kabiliyeti vardır. Kral balığı doğuştan sihirbazdır. Pulları olup olmayacağına kendisi karar verebilir. Yaşamını pulsuz sürdüren kral balıklarının daha iyi, kolay ve sakin bir hayatları olur. Çünkü doğanın tasarladığı gibi bir yaşam sürerler.
Pullu kral balıkları, küçük balıkların kendilerine yapışmaları için sihirlerini kullanırlar. Bu küçük balıklar kendilerini kral balığının gövdesine yapıştırırlar. Başlangıçta kral balığı bu yapışan balıklara bazı yararlar sağlar. Küçük balıkların kullandıkları özel bir beden sıvısı salgılarlar. Ancak zaman geçtikçe bu sıvı küçük balıkları içine alır ve sonunda kral balığının üzerindeki pullar gibi olurlar. Bu pullar gerçek pul olmazlar tabii ki, sadece yapışan balıklardan oluşan bağlantılardır.
Bu pullara sahip kral balığı, normal bir kral balığından dört kat daha büyüktür. Gençken, pullu olanlar pulsuz olanlardan daha muhteşem görünür.
Peki yaşlandıklarında ne olduğunu biliyor musunuz?
Kral balığı zamanla, bedenlerine yapışık küçük hayvanları tutma yeteneklerini kaybeder. Çok uğraşırlar ama insanlarda da olduğu gibi yaşlandıkça beden işlevleri zayıflar. Bu yapışık bağlantıları tutmaya ne kadar uğraşırsa uğraşsın, hepsi teker teker dökülür. Ta ki kral balığı gerçek boyutuna dönene kadar.
Bir zamanlar heybetli olan kral balığının bu durumu kabullenmesinin ne kadar zor olduğunu siz tahmin edin… Uzun süredir tuttuğu pulları kaybettikten sonra, onlarsız nasıl düzgün yüzeceğini bilemez. Ayrıca çıplak gövdesiyle çevresine nasıl uyum sağlayacağını da kestiremez. Depresyona girer, kendini küçümser ve diğer balıkların önünde itibarını kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşar.
Sonunda kendini öldürmeye karar verir. Kafasını kayalara vurur ve diğer balıklara bilerek çarpar. Kayalara vurmak ve başka balıklar tarafından ısırılmak canını yakar. Birkaç günlük uğraşı ve acının sonunda, kral balığı ölür…”*
Kral balığı bize insanın güç açgözlülüğünü anlatır.
.
Yaşamda bazı yollar aslında daha zorlu olmalarına rağmen insana kolay gözükürler…
Düşünmeden inanmak, bilinçsizce teslim olmak kolaydır…
Karar vermek, emin olmak, hayatının sorumluluğunu almak zordur insan için.
Kimi hata yapmaktan korkar, kimi kendini eğitmeye, geliştirmeye üşenir, kimi tembel, kimiyse çok inatçıdır değişmek için…
İnsan gücünü dışarıya bir kez verdiğinde, geri alması asıl zor olandır.
Zordur ama imkânsız değildir…
Eyüp gibi ayağını yere vurup büyük bir sarsıntıyla üzerindeki kurtçukları silkelediğinde kendine gelir insan ve iyileşmeye başlar.
Kurtçuklar diğer bir açıdan kral balığının pulları gibidir. Bu ilişkide her iki taraf için de denge yoktur…
Aklıyla beraber kalbini de geliştiren insan için yaşamda dengeyi bulmak, aşırılıkları törpüleyip açgözlülükten arınmak, orta yola ulaşmak kolaydır…
Aklın ışığı, ilimin ve bilimin gösterdikleri, kalbin ışığı, sevgi, anlayış ve hoşgörünün getirdikleri ile tamamlanır.
Akıl ve kalp birlikteliği yoksa insanlar arasındaki birliktelik de yok olur.
O zaman tıpkı Habil ve Kabil gibi, kardeş bile kardeşi göremezken, bir diğerinin sizi görmesini bekleyemezsiniz…
.
Hayatta hatasız insan yoktur.
Yeter ki hatalarımızdan ders alıp büyüyelim.
Büyürken kendimizi sevelim, kendimize değer verelim.
Ancak bu büyüklükte tekrar kavuşuruz… masumiyete…
Masumiyetin safiyetine…
Safî’yetin kudretine…
.
10/02/2023, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar
*Kral Balığı’nın öyküsü için alıntı: Şifa Sanatları, Emei Qigong 13. Soy Sahibi Büyük Usta Fu Wei Zhong
