
9 sene olmuş doğalı… Ama yaşı bu değil, o ebediyetten gelen ve ebediyete giden biri…
İnsan sahiplenmeyi sever, halbuki senden doğan, sana en yakın olan bile kendi yolunda yürümeli…
Bense sahiplenemedim bazı şeyleri -böylesi daha iyi, ben de böyle büyümedim mi ki-, bu düşünceler, duygular ve yazılar biraz da yalnız kaldılar kendi yolculuklarında, yabancı oldular öz topraklarına…
Her üretim insanın kendi çocuğudur…
Anne ya da baba olmayan hiç kimse yoktur bu hayatta.
Ve tüm anne babalar, yaşamın zıtlıklarını temsil eden bir yaratıcı kisvesi altında ya hayran olur sadece kendi çocuklarından bahsederler ya da kendi haline bırakır nerdeyse unuturlar çocuğun ihtiyaçlarını… Utanç veya çaresizlikle terk edenlerse yaratımını beğenmeyip yok etmek isteyen bir sanatçı gibi öfkelerine, pişmanlıklarına yenik düşmüşlerdir…
Oysa tüm manevi öğretiler demez mi, ‘O seni asla yalnız bırakmaz’…
Evet, sen bıraksan bile kendini, yaşam seni bırakmaz…
Şimdi kendime söylüyorum, ‘Öykücü, senden başka kimse yok burada… Tüm bu öyküler sana yazıldı… Hatırlaman için… Sadece izin vermen yeter…’
Hepimiz… her birimiz kendi yaşamımızın öykücüsüyüz… Sadece hatırlamamız ve izin vermemiz yeter…
*
Bir öykücünün bir zamanlar anlattığı gibi…
“Yolun ortasında duruyorum, burası son mu yoksa başlangıç mı?..
Karanlıkta kalırsa insan, zihin hemen “dur” der, “sakın kıpırdama, görmeden ilerleyemezsin”. Sonra insan bekler, belki gözleri karanlığa alışır biraz, biraz alışsa zaten el yordamıyla bulunamaz mı çıkış yolu? Sağa sola çarpar bedenini, kendini acıtır, acıttıkça öfkelenir. Sonra zaman geçer ve ümidi azalır, ama azalsa bile yok olmaz, belki de şimdi biri gelecek ve ışık getirecektir…
İnsan ne kadar bekleyebilir?..
Sonra içine döner, karanlıkta -yapacak daha iyi bir şey yoktur zaten-. Kendi kendiyle konuşur, soran kimdir, yanıt veren kim, bilemez, ikisi de kendisi olsa gerek, “ben” diye düşünür. Aklında tek bir şey vardır, ışık gelinceye kadar oyalanmak, kendini oyalamak ve sakin kalmak. Oysa içi hiç de sakin değildir.
Zihin ise tuhaftır, kendi kendine kalınca türlü hikâyeler çıkarır ortaya. Unutulmuş anılar, gelecek planları… Zihnin ellerine bıraktığında, insan için beklemek bir kâbus da olabilir bir heves de…
Zihin tuhaftır, kendi kendine kalınca, yalnızlığı kadar gevezeleşir, belki de yanıttan çok soru üretir…
Karanlıkta kaldığım gün beklerken başladım kendi kendimle konuşmaya. İçimde bir özlem vardı. Işığı arzuladım. Ve geri dönmeyi. Döneceğim yer başlangıç mıydı yoksa son mu bilemedim.
Kelimeler çoğaldı, sorular çoğaldı. Hiç mi yanıt yoktu? Belki de sorular yanıttı ve yanıt zannettiklerimiz sadece birer öyküydü.
Karanlıkta onlarca öykü döküldü zihnimden. Güldüm. Kendime “öykücü” dedim, “seni dinleyen başka biri yok burada!”
Sonra, kelimeler özledi ve okunmak istedi, kavuşmak ve bilinmek arzusuyla bu kez onlar beklemeye başladı…
Işığı.
“Görmesem bile biliyorum” dedim, “gelecek orada, o gelecek ki hem başlangıç hem de son, hem var oluş hem de yok oluş.”
“Ve biliyorum ki ‘yaşam’ gördüğümün ötesinde… 20/11/2011, İstanbul”
*
16/12/2021, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar
