İnsanın içsel âlemine bakması bir evin içinde dolaşmaya benziyor…
Ev bazen tanıdık, bazense ilk defa adım atılıyormuşçasına yabancı…

Kimi odaların kapıları ardına kadar açık, kimilerininse sımsıkı kapanmış, kilitlenmiş, hiçbir zaman bulunmasın diye anahtarları dipsiz denizlere atılmış…
Bazı odaların içinden sımsıcak bir ışık, kahkaha sesleri yayılırken, bazı odalar hüzünlü, kederli, öfkeli ya da sessiz…
O sessizlik ki anlamlandırması en zor olanı, girip girmemekte sizi tereddütte bırakan bir uzaklıkta…
Kimi odanın kapısı artık kapanmış da olsa, içeriden sızan yumuşak ışık yüreği ısıtırken, kimi odanın kapısı ardına kadar açık olsa bile adım atmaya cesaret edemeyeceğin… bir ev…
Aslında insanın kendi yaşamı…
Tüm odalar bir anı, bir dönem, bir olay, bir insan…
.
İnsan yaşadıkça inşa edilen bir ev gibi kendi tarihini oluşturuyor. Ne tuhaf ki, o ev bazen tanıdık bazense yabancı…

.
Tarih de böyle yazılmıyor mu?
İçinde yaşadığımız halde tarihi yazan bizler farklı farklı hikâyeler anlatmıyor muyuz?
Algı süzgecimizden geçtiğinde ‘gerçek’ dediğimiz her şey bizim yorumumuz değil mi?
Hatırlamakta zorlandığımız ya da çok emin olduğumuz o gerçek ‘gerçek’ mi?…
Gerçek olmasına imkân var mı?
Hangimizin algı kapıları yargılardan, yorumlardan arınmış? Hangimiz artık inanç sistemini aşmış?
.
Hepimiz yolda olduğumuz kadarız… En iyisi, bunun farkında olmak ve ille de gezmek gerekiyorsa o evi, yargılamadan hüküm vermeden gezmek…
.
.
“Edmund Burke dünya tarihiyle ilgili bir kitap yazıyordu. Kitabının yarısını tamamlamıştı; yani yaklaşık bin beş yüz sayfayı. Daha önce böyle detaylandırılmış bir dünya tarihi yazmak için harekete geçen kimse yoktu. Burke kitabını yazmak için hayatının otuz yılı boyunca geceli gündüzlü çalışıp didindi.
Burke bir gün yazarken, dışarıdan aniden kargaşa sesleri geldi. Bazı komşularının evden dışarı fırladıklarını görünce o da dışarı çıktı ve sordu: “Ne oldu?”
Komşular cevap verdiler: “Evinizin arka tarafında bir cinayet işlendi.” Burke onlarla birlikte olayın olduğu yere koştu.
Ceset oradaydı, katil yakalanmıştı ve büyük bir kalabalık toplanmıştı. Bir adama ne olduğunu soruldu, adam bir cevap verdi. Başka bir adama yine aynı soru soruldu; adam başka bir şey söyledi. Üçüncü bir kişiye yine aynı soru yöneltilince, o daha başka bir hikâyeyle cevap verdi. Fakat hepsi de görgü tanığıydılar.
Burke şöyle dedi: “Bu tam da gözünüzün önünde oldu. Nasıl olur da aynı şeyi söyleyen iki cevap yok? Olay benim evimin arkasında olmuş, ceset hâlâ orada -kan hâlâ akıyor- katil yakalandı ve tüm bu kalabalık burada. Yine de olan bitenle ilgili hemfikir olan iki kişi bile yok. Herkes kendi başına bir hikâye anlatıyor.”
Burke evine girip yazmakta olduğu kitabı yaktı; otuz yılın emeğini ateşe atarken şöyle diyordu: “Ben iki bin yıl öncesinde neler olduğunu araştırıp saptamaya çalışırken, evimin arkasında yeni olmuş bir olayda iki insan aynı fikirde buluşamıyor. Bu tümden faydasız. Tarihin bir kıymeti yok…”
.
.
Kendi tarihimi de kendi algı süzgecimden geçirip hikâye ettiysem, ne kadar gerçek bir geçmiş olabilir hatırladığım…
Ve eğer bugün değiştiysem, geçmişe bakışım ne kadar benzer olabilir…
Tüm anlatılanlar ve dinlenenler bir hikâyeyse eğer, senin perspektifin, benim perspektifim… hakikât nerde bulunur?
Bir düşün…

.
.
.
