
Dersin ki: “Neşeyle dönüyorum ‘atlıkarınca’da”,
-Zannedersin neşeyle-
Döndüğünse bir kısırdöngü
Zamanın etrafında,
Yaşamın etrafında.
Bilsen ki, en neşelisi
Özgürlüktür dolaşıp dönmekten,
Zamanı durdurmak,
Yaşamı yaşamaktır.
O zaman sadece deriz ki:
“Şimdi, tadını çıkar bu yolculuğun!”
*
Zaman ve mekân…
İnsanın sonsuzluk içinde yaşamı anlamlandırmak için kullandığı en önemli araçlar; geçmiş ve geleceğin yapı taşları, arzuların ve isteklerin koşulları, varsayımları…
İnsan tüm var olma çabası içerisinde sınırsıza sınır çizer, kendince anlamlar yükler.
Zamanı ve mekânı gerçekten anlamak içinse kavramların ötesine, yaşamın içindeki doğal var oluş hallerine bakmak gerek.
Oysa, el yapımı mekanik saatlere ve sunî binalara bakıp doğal olana ulaşmak ne kadar da zor…
İnsan kendi rızasıyla kendi özgürlüğünü, kendi yarattığı bir zamana ve mekâna teslim ederken, geçmiş ve geleceğin bu kavramsal yapı taşları sessizce insanın kendisi için –kendi elleriyle– inşa ettiği hapishanenin duvarlarını örer…
*
“Zaman nerdedir?
Güneş ve Ay’ın birbirini takip eden döngüsünde mi?
Mevsimlerin geçişinde, açan çiçeklerde, dökülen yapraklarda mı?
Doğumda ve ölümde, büyüyüp gelişen bedenlerde, yaşlanan yüzlerde mi?
Zaman nerdedir?
*
Mekân neresidir?
Doğduğun, büyüdüğün ev midir?
Diktiğin ağacın, çocuklarının yetiştiği, çalışıp çabaladığın yer midir?
Ölüp de gömüldüğün toprak mıdır?
Mekân neresidir?
*
Her şey değişip dönüşürken, tüm bunlardan hangisi elinde kalandır?

*
Bildiğin bilmediğin gökkubbenin altında, sonsuzlukta varolan gökcisimlerinin senin Dünya’ndaki bir yansımasıdır sana göre zaman.
Gecen ve gündüzün, tüm mevsimlerin Güneş’tir, gel-gitlerin Ay’dır, duygusal ve yaşamsal değişimlerin gezegenlerdir dönüp duran…
Senin zamanınsa saatin rakamlarında, takvimlerin sayfalarında… Onlarca takvimin oldu bugüne kadar, hangisi anlattı yaşamı sana?
Arka arkaya sıralanan günler, bayramlar, kutlamalar, bulabildin mi içlerinde güzelliğini yaşamın?
Nihayetinde anlayabildin mi, değişen bir tek olaylardır… Döngü hep aynıdır, bu sahne hep aynı sahnedir… Geçip giden zaman aslında, zamansızlıktır…
*
Tekrarlayan zaman içindeki kısır döngüler gizli tuzaklar gibidir insan için. Her sahnede ayrı bir dekor, türlü türlü tipte oyuncu, deriz ki:
“İşte bu sefer yeni bir sefer.”
Oysa, seyr-ü sefer’de içerik hep aynıdır.
Yok mudur döngüyü durduracak bir düzen? Yok mudur tüm bu kısırlığı berekete dönüştüren?
Bilsen ki dünya, insanı insan yapmak için insanla var olur, zaman ve mekân ise sadece birer araçtır. Anlarsın, aracın içine hapsolduğunda, yolda olmanın da bir yere varmanın da anlamı yoktur.
Özgürlüğü elde etmenin tek yolu yaşamının sorumluluğunu eline almaktır.
Bir kez bunu kavradığında artık zamansızlığa ulaşır insan, çünkü şimdi yaşam ile doğrudan konuşur, ihtiyacı olan tüm cevaplar yaşamın içerisinde kendisine sunulur.
Evrenin sonsuzluğunda insanın bildiği zaman yoktur. Zaman sadece insanın zihnindedir. İnsanın tek özgürlüğü zihninin hapishanesinden çıkmaktadır…
*
“Doğdum!”
“Hoşgeldin” dediler “dünyaya… bizlerin Dünya’yasına…”
Sordum “Geldiğim sadece bir yer midir? Bu yer nedir, neresidir?”
Dünüv’dür Dünya’nın kökü, yakın olmak demektir. Ednâ, en yakın demektir.
Dünya bizim yerküremizdir, gezegenlerden bir gezegen deriz ama yakına gelmişiz, canlanmışızdır.
“Dünya hâli işte…” deriz, arz-ı endâm ederiz, burada doğumdan sonra ölümden önce onlarca hâl yaşar, yaşatırız.
Yer ve yeryüzü arz’dır, yaşadığımız hayat ise dünya hayatı, yakın hayat, önce gelen hayat’tır.
Her ne kadar yaşanılan hayat yeryüzünde geçse de, yeryüzü ve dünya aynı değildir. Yeryüzü bir coğrafî mekân, dünya ise manevi ve ahlâkî bir anlamın ifadesidir.
Yeryüzünün üzerinde ikamet eden insanın dünya hayatının nasıl olacağı yaşama karşı tutumuna, maddi olanın ötesindeki öğretiyi görmesine bağlıdır…
*
Doğum için fiziksel bağlamda bir anne ve bir baba gereklidir. Gebe kalmak gereklidir.
Doğum için duygusal bağlamda besleyip korumak, sabırla emek vererek beklemek gereklidir.
Doğum için düşünsel bağlamda istek ve inanç gereklidir.
Doğum için aşk ve sevgi gereklidir.
Her doğum güzel olanı arar…
Doğum öncesinden gelen varlık düşer, önce ana rahmine. Bedeni yoktur, bedenlenir. Rahimin kapalı dünyası tek varoluştur. Yaşama teslimdir, müdahale yoktur, süreç kendini gerçekleştirir.
Doğum ise çaba ister, zorlayıcıdır –hem doğuran hem de doğan için. Doğumu reddedemez, doğumu durduramazsın.
Sonra varlık yine düşer, ana rahminden yaşam rahmine. İnsan dünyaya, yakın hayata doğar. Zanneder ki bir kez doğdu, bir kez yaşayacak, bir kez ölecek.
Oysa zannın aksine, yaşam rahmi bir kez doğurmaz insanı, sürekli yeni doğumlar içindedir. Yaşamsal sistem her an yeniden doğması için varlığı sürekli zorlar.
Ne’çare, insan sevmez zorlanmayı…
Yaşam tek bir şey bekler varlıktan; ana rahimindeyken nasıl onu koruyup besleyen, seven anneye güveniyorsa, yaşam rahiminde büyürken de yaşama güvenmelidir…
*
Gebedir sürekli yaşam, yeni doğuşlara, yenilenen yaşamlara.
Ve gebelik varsa doğum kaçınılmazdır.
Her gebelik farkı bir doğum getirir –hem doğana hem de doğurana-, bazı doğumlar sancılı bazılarıysa bir nefeste kolaycadır, yaşamda herkesin kısmeti ihtiyaca göre farklıdır.
Bu, yaşamın çeşitliliğidir.
Doğum ile başlar öğreti. Yaşam –öğrensin diye– sürekli yeniden doğmasını gerektirir insanın. Yeni doğum yoksa büyüme, gelişme de yoktur.
Hep aynı olan, her yeni güne yeniden doğmayan, her an kendine yeniden doğmayan artık yenilenmiyordur.
Yenilenmeyen yavaşça ölür.
Yaşamak için doğum kaçınılmazdır.
Yaşamın rahminde insan, korunup gözetileceğine güvenmelidir, –aslında başka çaresi de yoktur.-
Nasıl ki, kendi âleminde, kendi gerçekliği içinde ‘anne’ yaşam demekse bir bebek için ve reddedilemez bir süreçse oluşumu, insan için de kendi gerçekliğinde dünya yaşamı aynısıdır; reddedilemez bir oluşum süreci.
Yaşam her ne getiriyorsa insanın büyüyüp gelişmesi için gereklidir.
İnsanın yapması gerekense yaşamın sürecine güvenerek teslim olmaktır…
*
Doğumdan sonraki yaşam diyorlar…
Ölümden sonraki yaşam diyorlar…
Doğum da ölüm de senin zihninde,
Sen ne doğdun ne de öldün,
Sen hep burdasın, hep var olansın…

… Sonsuzluğun aynası, annem ve babam için, sevgiyle…
08/09/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar
