Gerçek Kalp

Çocukluğumdan beri psikolojiye meraklıydım… Ortaokuldaydım sanırım, evdeki psikiyatri kitabından farklı tip hastalıklara ait vakaları okuduğumu hatırlıyorum -babam mühendisti ama tıbba meraklıydı, kitap bu nedenle evde olmuş olmalı-, Prof. Dr. Ayhan Songar’ın “Psikiyatri, Modern Psikobiyoloji ve Ruh Hastalıkları” üzerine hazırlamış olduğu kitap hâlâ kütüphanemde…

Bugün bölüm başlarındaki alıntılar beni şaşırtıyor, girişte Yunus Emre karşılıyor okuyanı:

“İlim ilim bilmektir ilim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır

Yunus Emre der hoca gerekse var bin hacca

Hepsinden iyice bir gönüle girmektir”

Aslında giriş ve tarihçe yazısı sadece kitaba dair değil, daha geniş bir perspektifte Türk psikiyatrisinden bahseder; Kur’an’dan başlayarak, Anadolu’da Selçuklular döneminde yer aldığı bilinen ve hastahane-köy olarak adlandırılan tekkeler ile bunlar arasında özel bir yer teşkil eden şeyh Karacaahmed’i, Osmanlı döneminde Bimarhane’leri, Cumhuriyet dönemi hastanelerini ve ünü tüm memlekete yayılmış olan Mazhar Osman hocalarının çalışmalarını anlatır. Bugün kaç kişi hatırlıyordur, Türk edebiyatında 19. yüzyıl şairlerinden Yenişehirli Avni Bey’in Mirat’ı Cünun (Deliler Aynası) adlı eserini?…

Batı’da “Psikiyatri tıp sanatlarının en eskisi, tıp bilimlerinin en yenisidir” denmiş. Kökünü eski Yunanca ‘psyche’ (nefes, hayat, ruh) kelimesinden alan bu sanat ya da bugün bizim için bilim, Ayhan Songar’ın sözleriyle: “Mitolojide Psyche evvelâ ölümlü bir insan olarak doğar, fakat sonradan kendisine ölümsüzlük bağışlanır ve Eros ile evlenir. Eros aşk tanrısıdır. Bu hikâye, ‘ruh’ ve ‘aşk’ arasındaki bağlılığı da ifade etmesi bakımından çok ilgi çekicidir.”

Gerçekten de ilgi çekicidir, aslında ölümlü insan olarak doğanın kimlik değiştirmiş ruh olması ve ölümsüzlüğün sonradan kazanılması. Bugün manevi öğretiler de bize anlatmaz mı, insanın kendi ruhunu emekle kazanması gerektiğini ve ancak ruhu keşfettiğinde ölümsüz olduğunu anlayacağını…

Ayhan bey “Şuur” bölümünün başına yine Yunus Emre’nin sözleriyle başlar:

“Beni bende demen bende değilem

Bir ben vardır bende benden içeri

Senin aşkın beni benden alıptır

Ne şirin dert bu dermandan içeri…”

Batı için bilim olduğunda, ruh hastalıkları akıl hastalıkları olarak tanımlanmış. Artık bu bilim, -belki de kendisine yabancı olan- ruh ögesinden uzaklaşarak hastalıkların nedenlerini insanların akıllarında aramaya başlamış. Her nasıl adlandırsanız adlandırın, bu hastalıklardan mustarip kişiler en yakınları da dahil olmak üzere toplumu korkutmuş, çağlar boyunca inanılmaz tedavilerle -ve bazen işkencelerle- düzeltilmeye çalışılmış.

Bozuk bir makine gibi tamir etmeye çalıştığınızda hangi parça diye bakabilirsiniz ancak, insanı bir makineye indirgemek ve bozuk parçayı bulmaya çalışmak nafile bir bakış açısıdır. Her türde bütünlüğü içinde insan anlaşılmadan, rahatsızlığın ortadan kalkması ve köken sebebin çözümlenmesi zor gözükmekte…

Modern tıp ve modern psikiyatrinin kazandırdıkları yadsınamaz. Yine de ruhun dünyası dışlandığında gelişim bir yerden sonra farklı bir yola geçmiş oluyor…

*

Yirmi sene önceydi, annemle telefonda konuşurken kelimeleri hatırlamada zorluk çektiğini fark ettim, bu dinleyen kişi için sıkıntılı bir süreçti; eksik kelimeyi yerine koyup konuşmayı devam ettirmeniz gerekiyordu, bu nedenle, bir yandan da hafifçe kızıp neler olduğuna kolayca söylenebilirdiniz. Oysa annem, sanki bu kızgınlıkları bilirmişçesine, isimler ve sıfatlar âlemine geçmişti, kelimeler eksildikçe onların yerine sohbeti en sevdiği isim ve sıfatlarla süsler, aklınıza hayalinize gelmeyecek güzel çiçek demetleri sunardı size; ben onun papatyasıydım…

Modern psikiyatride bunun bir adı varmış, sonradan öğrendik -alzheimer-. Bugün hâlâ çok geniş bir yelpazede tanımlanan, demans ile sınırlarını ayırt etmekte zorlanılan, halk arasında sadece unutkanlık hastalığı diye bilinen ancak ilerledikçe tüm beden fonksiyonlarına etki eden dejeneratif bir rahatsızlık. Ayhan Songar kitabında tedavisi yok demiş, bugün hâlâ bilinen kesin bir tedavisi yok.

Şimdi düşünüyorum da, belki bu hastalığı Batı bulup adlandırdığı, batılı usullerle tedavi etmeye çalıştığı için tedavisi yok. Oysa Doğu’da, ruhun dünyasında, bize anlatmak istediği başka şeyler olabilir…

Her ne kadar doktorlar bir hastalık teşhisi koymuş olsalar da “annem aklını kaçırdı” diye düşündüğüm zamanlar oldu. Öyle haller yaşıyordu ki bizim için anlaşılması zordu. Bizim için zordu ama kendisi çoğunlukla derin bir mutluluk içindeydi, neşesi ve uçarılığı zirvede, anın zevkinde… “Gezelim” dediğinde, “Gezelim ama sen sonra hatırlamıyorsun gittiğimizi” yanıtıma, “Olsun, gezerken güzel” sözleri çoğumuzun bir türlü içinde olamadığımız o ‘an’ın güzelliğini hatırlatıyordu…

Annem kaçmıştı, aklından, tüm sorumluluklarından, yaşamın zorluklarından, çektiği sıkıntılardan ve üzüntülerden… Her şeyden gönüllü olarak kaçmıştı. Ne zaman bir sıkıntı olsa, “Sakın üzülme, unut” diyen düşüncesi bir hayat mottosu haline gelmişti yavaşça. Üzülmemek için unut. Önce isteyerek unut. Unutmak her şeyin basit bir çözümü gibi. Sanki bir doz ilaç alıp kendini iyi hissediyorsun, bir nevi semptom tedavisi.

Halbuki semptom tedavisi asla gerçek tedavi olmaz. Hastalığın kökeni derinde yerleştiği yerde durur. Semptom tedavisi kişiyi ancak iyi hissettirir. Her ilaç gibi beden alıştıkça dozu artırmak gerekir bu tedavide. O zaman daha çok şeyi unut, hemen unut… Siz sisteme istediğinizin bu olduğunu kesin bir şekilde belirttiğinizde, sistem bir süre sonra otomatik olarak görevi yerine getirmeye başlar.

Ayhan Songar’ın kitabında beni etkileyen vakalardan birisi, ‘mevcut olana bağlılık’ olarak tanımlayabileceğim bir durumdu; hasta genç bir kadın, klinikte yemek saatinde odasına yemeği getirildiğinde pencerede bir kedi duruyormuş, bunu bir resim olarak düşünün; yemek saati ve penceredeki kedi. Bu genç kadın sonraki tüm yemek saatlerinde eğer pencerede kedi yoksa yemek yemeyi reddetmiş. Bağlantıyı önce göremedikleri için yemeyi reddetme sebebini anlayamamışlar, bağlantıyı bulduğunuzdaysa yemek yemeyi sağlayabilirsiniz, yine de köken sebep hâlâ çözülmüş değildir.

Bizler -hepimiz- yaşamda bu resimlere sahibiz. Bu kadar aşikâr olmasa bile, bebeklikten geldiğimiz bu yaşa kadar hepimizin kendine ait bir filmi var, resim karelerinden oluşan bir film. Bu filme, o karelere o kadar alışkın oluyoruz ki, bilinçaltında yer etmiş olan bu kareler bizim gelecek yaşantımızda istesek de istemesek de yaşadığımız şeyler haline geliyorlar.

Geçen gün seyrettiğim bir belgeselde Norveçli sanatçı Lene Marie Fossen’in hayat hikâyesi aktarılıyordu: 10 yaşında kendi içinde ‘büyümek istemiyorum’ diyerek bir karar alıp yaşamının geri kalanında ise anoreksiye karşı mücadele vermiş genç bir kadın… ‘Büyümek istemiyorum’ bir anlamda zamanı durdurma arzusudur, çocukluğun sunduğu bütün güzellikleri sonsuza kadar koruma çabası. “Yemek yersen çabucak büyürsün” sözü ise karara karşı çalışan bir yöntem. Büyümemek için çözüm yemek yemeyi kesmek gibi gözükür. Ancak yaşam kendi kurallarına karşı olan bu arzuya acımasız bir ceza verir… Lene Marie muhteşem bir fotoğraf sanatçısı, çok çarpıcı olan kendi portrelerinde ve diğer çalışmalarında kurban temasını işlemiş çoğunlukla… Belgeselin bir bölümünde, evinde yapılan bir çekimde etraftaki yoğun dinî temaları görüyorsunuz; çarmıhtaki İsa, hüzünlü Meryem ve acı temasıyla yoğurulmuş dinî ögeler. Lene Marie’nin nasıl bir ortamda yetiştiğini bilmiyorum ancak kurban temasının benzerliği şaşırtıcı. Belki de onun çocuk kalmasını isteyen kendisi değil de bir başkasıydı, tıpkı İsa’nın kendini diğerlerini kurtarmak için kurban ettiğinin söylenmesi gibi, o da kendini bilmeden ama gönüllü olarak kurban ediyordu. Yemek yemeyi artık istediğinde bile yiyemez hale gelmişti…

Budistlerin biz sözü vardır, “Düşüncelerine dikkat et; düşünceler davranışları, davranışlar alışkanlıkları, alışkanlıklar karakteri, karakter ise kaderi oluşturur.” Yaşam boyunca karşılaştığımız her şey, her insan ve her olay ile bir ilişki içinde oluruz. İlişkinin tipini hislerimiz, düşüncelerimiz ve zihin niyetimiz belirler. Bunun yansıması bir kavramdır; en basiti, seviyorum sevmiyorum, istiyorum istemiyorum… Bu kavrama bağlı olarak bir davranış sergileriz; seviyorsam beraber olmak iyidir. Benim için iyi olan bir şeyin alışkanlık olması hayatımda sürekli yer alması için gereklidir. Kendime göre yaşamımı ‘bana göre iyi’ şeylerle donatmak için bazen artık aktif olarak düşünmeme bile gerek kalmadan bu alışkanlıklarla yönetebilirim. İyi bir yaşam hedeflemişimdir ve alışkanlık bunu kolaylaştırır. Yerleşik alışkanlıklarım karakterim haline gelir, sadece ben değil yakın çevrem bile bilirler, neyi istediğimi neyi istemediğimi. İsteyip istemediklerim, seçtiklerim ise benim kaderimi belirler. Üzüntülerimi unutarak çözmeyi seçtiysem, artık unutmak benim kaderimde yer alır.

*

Hafızası, hatıraları, tanıdıkları, yaşamını oluşturan çoğu şeyi artık hatırlamamasına, bambaşka bir âlemde yaşıyor olmasına rağmen bir gün annem tüm bilincinin berraklığıyla “Hiç böyle olacağını düşünmemiştim” dedi… Bu sözler bir anlamda sadece ona ait değil, hiçbirimiz düşünmeyiz aslında, yürüdüğümüz yolun bizi nereye götürdüğünü pek de düşünmeyiz…

Oysa insan değişir, insan değişmeli ve gelişmelidir. Yaşamın kuralı büyümemizi söyler. Ufak bir çocukken aldığınız bir karar halen yürürlükte desem çoğunuz bana inanmazsınız. Size göre siz fizikî olarak büyümüş, akıllanmış ve olgunlaşmışsınızdır…

Tarihte altına imza atılan tüm anlaşmaları biliriz, imzayı atanlar artık hayatta olmasa bile imza iptal edilene kadar geçerlidir. Yüz yıl geçse bile geçerlidir… Bizler de kendi kişisel tarihimizde onlarca anlaşmaya imza attık, kendimizden kendimize. Bazıları işe yaradı, bizi ileriye götürmek için cesaret ve güven verdi. Bazılarıysa sadece günü kurtardı. Günü kurtaran her anlaşma, yemek saatinde pencerede kediyi görmek isteyen hastanın yaşadığı durumu yaşamamıza sebep oluyor. ‘Mevcut duruma bağlılık’ anlaşması gelişiminizi ve ilerlemenizi durduran bir ant. Yaşamda her an değişkendir, eskiye ve mevcut duruma olan bağlılık ise değişkenliği reddedip sadece aynı günü tekrar tekrar yaşamak gibi.

“Saçma, nasıl aynı günü yaşayabiliriz?” dediğinizi duyuyorum. Tabii ki fark etmeden… Oda değişti, pencere değişti, kedi değişti, yemek değişti, ancak resim aynı. Bu resimde bilemediğimiz hastanın neden yemek yemek için pencerede kediye ihtiyaç duyduğuydu. Belki kendine yemekte eşlik edecek birini arzuluyordu, belki kedi ona evinin sıcaklığını hatırlatıyordu, belki de kedi o yemek yerken odada bitirmesini bekleyen ama onunla aynı sofraya oturmayan annesiydi… Tıpkı televizyon ile kandırarak yemek yedirdiğiniz ufak bebekler gibi; gelecekte dikkatini yaptıkları hariç her şeye veren büyükler onlar.

*

Halbuki yaşam tekrar tekrar oynatılan bir film değil sürekli yenilenen bir akış. Yaşamı gerçekten yaşayabilmek için sizin tüm dikkatinizle bu an’da burada olmanız gerekiyor. O zaman diyebilirsiniz ki: “Seni görüyorum.” Ve siz bir kez gerçekten gördüğünüzde tüm yaşam açılır, kendisini -kendinizi- keşfetmeniz için…

Kalp kelimesi Arapça KLB kökünden gelir; bu kökten gelen fiiller genellikle değişim, durum ve şekil değiştirme, dönüşüm gibi mânâları ifade etmede kullanılır. Kalp, bir şeyin içini dışına çıkarmak, altını üstüne getirmek, ters çevirmek, bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek değiştirmek demektir. Bu nedenle fiziksel bedende kan dolaşımını sağlayan organın adı da kalptir ve bu organda kirli ve temiz kanın birbirine karışmamasını sağlayan hassas bir denge vardır. Manevî olarak ise bu fiziksel kalpten ayrı olarak kalp denildiğinde, “Rabbânî latife” ya da “ilâhî cevher” kast edilir. Ruhun merkezidir. Akletmek, düşünmek fiili, kalbe nispet edilir. İnsanın anlama, kavrama, düşünme ve şeylerin hakikatini bilme yönünü, başka bir ifadeyle insanı insan yapan ve diğer canlılardan ayıran temel niteliğini dile getirir. İnsanın idrak eden, bilen ve kavrayan tarafı olduğu için kalp ilâhî hitaba muhataptır, yükümlü ve sorumludur denir. Ve kalp değişkendir.

Anadolu’yu da geçip Doğu’da biraz daha uzağa gittiğinizde, bilimsel ortama biraz yaklaşıyor ve psikolojiyi bambaşka bir çerçevede anlama imkânı buluyorsunuz. Yaşamın özünden ve tüm evreni oluşturan enerjiden bahseden bu bilgiler otomatik bir kayıt sisteminden bahsediyor; buna gerçek kalp diyorlar, gözle görülemeyen bir mikro birim, henüz Batı’nın keşfedemediği bu birim, insanın tüm yaşamını içerir, ruhla ve tüm yaratılışla bağlantılıdır. Doğduğunuz anda size ait olan karakterin temelini ve yaşamınız süresinde şekillendirdiğiniz karakteri de içerir.

Yunus Emre’nin dediği gibi,

“İlim ilim bilmektir ilim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır

Yunus Emre der hoca gerekse var bin hacca

Hepsinden iyice bir gönüle girmektir”

Kaderi değiştirmek isteyen insan kalbi temizlemelidir. Tüm manevi öğretilerin arınma olarak adlandırdıkları bu temizlik gerçekleştiğinde, insan saf doğası ile karşılaşma ve kendini keşfetme imkânını bulabilir. Girilecek ilk gönül, insanın kendi gönlüdür…

29/08/2022, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Leave a comment