Kul Geçidi

Eskiye duyulan özlem… Nostalji diyoruz romantik bir iç çekişle… Sanki bir daha hiç geri gelmeyecek olan çocukluğa, neşeye ama belki de en çok umarsızlığa duyulan özlem…

Hayat ne veriyor bize?

Neden eskiye bir özlem var?

Onca zenginliği içinde hayatın bize verdiği sadece bir ağırlık mı?

Geçmiş güzel ve hafifti, bugün ise zor ve ağır mı?

Yaşanan onlarca yıl -nedense- tıpkı içinde yaşadıkça değişmeyen eşyalarla ve istiflenen anılarla ağırlaşan evler gibi, bugün çoğunlukla bir ağırlık olur insana…

Sorumlulukların, duyguların, düşüncelerin, kalıpların, emrivakilerin, birikenlerin, taşınan yüklerin ağırlığı altında ezilip yok olmaya mahkûm olduğunu düşündüğünde, insan için aslında bu, geçmişe değil yaşamaya duyulan özlemdir…

“Bu hayatı hakkıyla yaşa…”

Neydi hakkıyla yaşamak?

Yaşamın bir noktasında idrak anı geldiğinde geride kalan her şey ‘boş’ gelir. Atmadan istiflediği her şeyin içi boştur aslında. O zaman ölüm bile kurtuluş olur.

Oysa hakkıyla yaşanan bir yaşamda, bir uyurgezer gibi değil de capcanlı uyanık ‘tam farkındalıkla’ ne olduğunu bilerek yaşanan yaşamda, insan giderken elleri boş gidecektir ama her şey ne kadar da ‘dolu’dur. Dolu dolu yaşanmıştır o yaşam…

Doluluğun bulunacağı tek yer ise aslında yine o boşluğun içindedir…

Bazıları kendinden korkar; tuhaftır ki korktukları kendi içlerindeki cevherdir, yapabileceklerinin, olabileceği insanın potansiyeli. Kalıplar kolaydır böyleleri için, söylenenleri takip etmek, diğerlerinin ardından gitmek kolaydır. Bu da bir kaçıştır, hastalık ve ölümün bazen bir kaçış olduğu gibi. Bu sefer kaçtığı kendisidir insanın, uğraşmaktansa, çaba ve emek vermektense baş eğer kendisinden güçlü gördüğü her şeye. Baş eğdiği zaman da ezilmeye mahkûm olur. Sonra “Hayat…” der, “Hayat gittikçe ağırlaşıyor.”

Bazıları kendini anlatır sürekli; sanki bozuk bir plak gibi, yeni bir şey duymanız mümkün değildir. Takıldığı o şarkı; geçmiş yaşam öyküsü, dertleri, sıkıntıları dilindedir hep. Yeni bir şey ne kadar da zordur, öyle ya yaşamda yenilik olmayınca nasıl konuşabilirsin yeniyi? Sadece konuşurlar, dinleyemezler, çünkü dinlemek belki de değişimi getirir, bir kez dinlemeye başladığında belki de anlarsın senin plağının takıldığını ya da eskidiğini, artık dinlemeye değmez ya da kulakları tırmalayıp rahatsız eden eski bir melodiyi çaldığını…

Oysa yaşam yeniliktir, her doğan gün ‘yeni’dir.

Korkuların ve alışkanlıkların oluşturduğu kalıplar ve kaçışlar labirentinde çıkış kapısını bulmak ise neredeyse imkânsızdır. Önüne baktığında tüm yollar birbirinin aynı gözüküyorsa, zamanı gelmiştir insan için, eğdiği başını kaldırmanın, yukarıya bakmanın, dik durmanın. Kıyam et dedikleri budur belki de, eski yaşamın son bulmasıdır kıyamet. Ancak, kaybolduğu labirentin içinde bir kez doğrulup da başını yukarı kaldırdığında doğru yolu bulabilir insan, gökyüzünde yıldızlar, doğan güneş ve batan ay bambaşka bir yol gösterirler insana…

Yol… Değişim ve gelişimin anahtarı…

Gerçekten yola çıktığında -geride bıraktığında her şeyi- bir gün geri dönecek olsan bile, tüm sıkıntılar, endişeler uzaklaşır. Düşünceler ve duygular yavaşça sakinleşir. Şimdi merak uyanmıştır, alışkanlık kalıpları içinde uzun süredir uyumakta olan, ileride bekleyen her şey keşfetmek için merak uyandırır. Her an bir yenilik, bilinmeyen yolun verdiği tazelik ve canlanma, yolda kolayca ‘Ben yaşıyorum’ der insan. Yaşam, şimdi, keşfetmek için yola çıkana kendini açmaya başlar.

Yola bir kez çıktığında, yolculuk dışarıda değil aynı anda içeride de başlar…

Çünkü, tek başına kalıp içe döndüğünde bir nevi görünmez olur insan, varlık âleminden yokluk âlemine geçer. Belki de bu yüzden korkar, görünmek ve bilinmek arzusu sanki kaybolmayı engeller. Oysa kaybolduğunda, bir kez ‘gayb’ olduğunda bilmez ki aradığı aradığı tüm hazineleri bulacağını. Tıpkı denizin dibinden çıkan cevherler gibi, tıpkı karanlık madenlerden çıkarılan mücevherler gibi, tüm yaratımlar bilinmeyenden gelmez mi?..

Arabadaydım…

Bir süredir aklımdan geçenleri düşünmüştüm…

Geçtiğim sokakta biraz yavaşladım, sol tarafımda bir tabela takıldı gözüme: “KUL GEÇİDİ” diyordu. Bir an boş bulunup, “Doğru” dedim “hepimiz için bir geçiş bu dünya”, âlemler arasında bir geçit. Birçoğu bunu sadece öte dünyaya geçiş olarak düşünse de insan her an geçiştedir bir âlemden öteki âleme… Sonra farkındalıkla, “Ah!” dedim, “OKUL GEÇİDİ”. Tabelanın dibinde durduğu ağacın yapraklarının O harfini örttüğünü fark etmiştim…

Fark etmiştim ki, ‘O’nu kaybettiğinde geriye kalan sadece bir ‘kul geçidi’ idi. Bir tek ‘O’nu bulduğunda başlıyordu tüm öğrenim ve gelişim. Aslında fark ettiğinde her kul, bir okulda olduğunu… O fark anı değil miydi, labirentte başını kaldırıp kıyam ettiği…

Trafikte durmadan devam etmiştim, arabayla yolda biraz daha ilerlemiştim… Şimdi manzaram değişti. Bu sefer, önümdeki aracın üzerinde bir yazı çekti dikkatimi: “Anlat İçinden Geçenleri” diyordu…

“Doğru” dedim, “vakti geldi…”

Artık içimden geçenleri anlatmanın vakti geldi…

28/08/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Leave a comment