Mutlu musun?

Durmak… Dinlenmek… Sürekli hareket halinde olmaya teşvik edilen insan için ne zordur bazen kısa bir mola vermek.

Alelacele… Yaşamda o kadar çok şeyi telaş içinde yaparız ki otomatik pilota bağlanan araçlar gibi yaşarız. Yol bittiğinde bazen fark etmezsiniz hangi ara nerelerden geçip geldiniz bu noktaya…

Fark etmek… Başka bir dünyaya açılan kapının anahtarı ne diye sorsalar bazıları para, bazıları güç, bazıları yetenek veya şöhret diyecektir… Oysa bu kapının altın anahtarı ‘fark etmek’tir. Ancak fark ettiğimizde başlar değişim. Değişim olmadan dönüşüm mümkün olmaz. İnsan istediği kadar niyet etsin, eğer fark edemiyorsa hâl’ini, durduğu yeri, sahip olduklarını, içinde gizlenenleri, yaşamı ve güzelliği, ‘başka bir dünya’ tatlı bir şarkı gibi sadece sözlerde, hayallerde kalır…

İnsan, düşünen varlık… Düşünmesiyle gururlu, düşünmesiyle ayrıcalıklı, düşünmesiyle tanımlı… İnsan kendini düşünceleriyle ayırır, kendine göre en yakın gördüğü hayvanlar âleminden. Ayrım bir kez başladı mı bir tek hayvanlarla kalmaz, insan kendini düşüncesiyle ayırır, diğer insanlardan, doğadan, dünyadan, yaşamdan, var oluştan… Öyle bir ayrımdır ki bu, insan var ettiği benliğinin tüm gururu ve ayrıcalıkları içinde fark etmez etrafında ördüğü duvarları, kendine yarattığı küçük tecrit odasını…

Yaşamsa birlik, beraberlik ister… Siz hiç görmemiş olsanız da yaşamın bir kanun kitabı vardır. Bu kitabı bulup okumak ancak yaşamakla mümkün olur. Sayfaları sizi çevreleyip kuşatan her yerde, her şeydedir. Ancak, gözlemleyip fark ettiğinizde bulursunuz kitabı ve okuyup anlarsınız size öğreteceklerini…

Durmadan görmek, susmadan dinlemek, dinlemeden anlamak mümkün olmaz ki… İnsan önce kendine bir ‘dur’ demeli. Durdurmalı tüm hareketi, tüm çalkalanmaları, dışsal ve içsel âlemlerinde… Nasıl ki durgun su yansıtır net görüntüyü, ancak durduğunda netleşir insan için her şey, tüm görüntüler…

Durgunluğun içindedir tüm gizler… İnsan durduğunda saklananlar bir bir ortaya çıkmaya başlar. Bazen kaçtıkları, bazense peşinden koştukları… Anlamlandıramadıkları, merak ettikleri, bulmayı arzuladıkları sadece durgunluğun içinde gizlenirler…

Bir kez durdurmaya başladığında, kolay gelir önceleri, istemediklerine ‘hayır’ demeye başlamak, hareketi yavaşlatmak, bedeni durdurmak… Gittikçe ustalaşır insan. Öyle bir noktaya gelir ki, artık sürekli konuşan zihine de bir dur demek gerekir… Zihinse dirençlidir, tıpkı bir komuta merkezi gibi, ipleri elinden bırakmak istemez. Her şey durur, durur ama zihin bir türlü durmak istemez, öyle ya aslında diğerlerini durduran da zihindi! Suskunluk ölüm gibi gelir zihine, sanki konuşmadığında var olmuyordur, sürekli üretir; iyi günündeyse fikirler, heyecenlar, hedefler, kötü günündeyse üzüntüler, endişeler, korkular üretir…

İyi günler hoşumuza gider ama kim ister kötü bir günü?.. Halbu ki, iyi ya da kötü gün fark etmez, insan bir kere ipleri zihnin eline verdi mi, arabacının kırbaçladığı atlar gibi çılgınca koşmaktan başka çaresi yoktur…

Yine de derler ya her zehirin bir panzehiri vardır, döngüyü kırmak insanın kendi ellerindedir… Hisler zihnin düşünce âleminin panzehiri gibidir. Ancak hissetmek durdurur önce zamanı, sonra koşturmacayı, sonra düşünceleri… Düşüncenin durduğu zamandadır ‘an’ ve ancak ‘an’dadır yaşam…

Şimdi, bir bakın bakalım…

Ne duyuyorsunuz?

Ne görüyorsunuz?

Ne tadı alıyorsunuz?

Ne kokluyorsunuz?

Neye dokunuyorsunuz?

Sadece hissettiklerinize bakın… İsterseniz kapatın gözlerinizi usulca, bazen dışa kapandığında içte kolayca açılır gözler. İnsan başka bir dünyayı ancak başka gözlerle görebilir…

Ama dikkat edin, birden kendinizi yorumlar ve açıklamalarla başbaşa bulduysanız, zihin konuşmaya başlamış demektir. Kurnazdır zihin, koyun postu altındaki kurt gibi şekil değiştirmeye kandırmaya yatkındır…

Yine de kızmamak lazım zihine, uzun yılların alışkanlığı birden değişmiyor. Kovmayın düşünceleri, bırakın gelsinler, içerisi o kadar kalabalık ki çıkış kapısını arıyorlar sadece, kapıyı nazikçe gösteren siz olun, her bir düşünceyi yakaladığınızda bilinçli olarak hislere yönelin. Önce yığınla sonra tek tek gelecekler, önce sürekli bastıracak sonra seyrekleşecekler…

Bir düşünceden sonra diğerinin ne zaman ortaya çıktığına bakın… Arada bir boşluk var… İlk başta o kadar küçük ki fark etmesi imkanız gibi… Gözlemlerken ortaya çıkan bu boşluk bir kez rahatlayıp genişlemeye başladığında belki de ilk kez tanışmış olacaksınız zamanın durması ve ‘an’ın ortaya çıkmasıyla…

‘An’da kalmak, ‘şimdi’de olmak, aktif bir zihinle olmuyor, hislere dönmek gerekli. Hisler kuvvetlendiğinde ve yer edindiğinde zihnin kontrol dışı emirlerini kolayca geri çevirirler. Zihin sustuğunda belki de ilk defa duyarız yaşamın sesini, bize seslenişini… Dengede, sevgi dolu, huzurlu ve sağlıklı olmak için kendimizde bir yer açarız…

Geçmişi değerlendiren ve geleceği planlayan zihnimizle eşsiziz. Ama aynı zihnimiz en büyük ıstıraplarımızın da sebebi; geçmiş ve gelecek arasında şimdi’yi fark etmeden yaşamamıza neden. Herhangi bir negatif düşüncenin esirindeki zihinden ise sağlıklı bir karar beklemek imkansız…

Hislerime kapı açtığımda beni götürdükleri başka bir dünyada bulduğum ‘ben’ hep ‘mutlu ve meraklı’ oldu. Sevdiğiniz bir şey yaptığınızda sonuç mutlaka size keyif verecektir. Eğer yapmıyorsanız da bunu fark edip değiştirmek sizin elinizde. Unutmayın, yaşam ‘an’lardan oluşuyor, zaman bir tek zihninizde…

Çok uzun yıllar önce, bir akşam üzeri, mezuniyetimden beri hiç görmediğim bir öğretmenime rastladım. Merhabalaştıktan sonraki ilk sorusu “Mutlu musun?” oldu… O kadar tuhaf gelmişti ki bu soru, konuşmanın devamını hiç hatırlamama rağmen bu soruyu hiç unutmadım… Şimdi, siz kendinize sorun, mutlu musunuz?..

04/06/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar

Leave a comment