Korku mu?
Sevgi mi ?
Seçim yapmanız söylense kaçınız korkuyu seçerdiniz?
Hiç mi? Öyleyse neden seçtiniz?…
.
Korku neden hakim dünyaya? Evet, korku hakim, eğer olmasaydı şimdi korkuyor olmazdın…
Aslında senin pek de suçun yok, korku ile büyüdük, korku ile büyüttük, korku ile yaşıyoruz, korku bir türlü evden çıkaramadığımız kiracı gibi, o kadar korkuyoruz ki ihtarname bile göndermedik, belki de bize zarar verir…
Korkumuzdan yanıtı hiç öğrenmeyebiliriz…
Korkumuzdan soruyu hiç sormayabiliriz…
Korkumuzdan düşünmek bile istemeyebiliriz…
Haklısınız… Korku zaten düşüncelerde var olur, en büyük müttefiki endişe ile birlikte korku içimizdeki daimi kiracıdır…
.
Korkunun agresif ve işgalci yapısına karşın sevgi narin ve zariftir…
Sevginin kalbini kolayca kırabilir, kolayca üzüp kaçırabilirsiniz…
Evde ihtimamla tutulması gereken bir misafir gibidir sevgi, güler yüzünüzü ister, samimiyetinize, tatlı sözlerinize ihtiyacı vardır, omuz omuza oturmayı, kucaklaşmayı, sarılmayı ister, sevgi içtenlikle beslenir, gönülden gelen şeyler doyurur sevgiyi…
Hangimiz bu kadar özen gösterdik yaşadığımız yere? Hangimiz evini doldurdu bunca bereketle? Şimdi terk edilmiş virane gibi tüm olumsuzlukları attığımız bu mekanlarda korku hüküm sürüyor, haklı da, bizim terk ettiğimiz, bakıp güzelleştirmediğimiz bir yeri “sahipsiz” diye düşünmekte…
.
Sahibi kim?
Yaşamımızın, evimizin, düşüncelerimizin, duygularımızın, en önemlisi kendimizin sahibi kim?..
Şimdi sokaklar bomboş, derin bir sessizlik var etrafta, dingin…
İnsan, şimdi, dışarıya ne yaptıysa içeride onunla meşgul. Tüm korkuları, endişeleri, olumsuz tüm duygu ve düşüncesi şimdi içeride ve insan dışarıya kaçamadığında artık içerdekilerin ev sahibi olmak zorunda…
.
Çıkış yok mu diyorsun?
Elbette var!…
Yaşamda hiçbir problem çözümü olmaksızın sunulmaz insana…
Ama problemleri çözmemize yardım etmesini beklediğimiz okullar pek de yardımcı olmadı. Belki de o yüzden kafan bu kadar karışık.
Halbuki, matematik problemlerini çözebiliyordun, fizik, kimya sorularını yanıtlayabiliyordun, şimdi neden bu “ufacık” sorunu çözemiyorsun? Doğru, bunu öğretmediler okullarda… O zaman şimdi öğrenme zamanı…
.
Sevgiyle eğitmek zor mu? Okulda öğretmen yaramazlığı ve asiliğiyle başa çıkamazsa çocukların, elinde bir kozu vardır, dayak. Dayak atarsanız, gücünüz ve otoritenizle korkutursanız hemen hizaya girer öğrenciler.
Korkunun tohumu çok erken yeşerir insanın içinde.
Tohum doğuştan vardır, çünkü korku gereklidir. Yaşamda kalmak için, kendini savunması için insanın korkuya ihtiyacı vardır. Korku, kaç ya da savaş der insana, eğer baş edebileceğinden büyükse kaçman gerekir, baş edebileceğini düşünüyorsan savaşırsın. Bu nedenle tarih boyunca kalıp savaşanlar cesur olarak adlandırılmıştır. Onlarda korku yok mu? Var elbette, dedik ya, korku tohumu doğuştan vardır içimizde. Onlar sadece korkuyu durdurup harekete geçebilenlerdir. Cesaret korkunun olmaması demek değildir, cesaret korku varken doğru düşünebilmek, doğru karar verebilmek, doğru hareket edebilmektedir…
Şimdi dünyada korku hüküm sürüyor…
İnsanlar korkuyorlar, işsiz kalmaktan, parasız kalmaktan, arkadaşsız, yalnız kalmaktan, dünyayı korkutan liderler yönetiyor, gençler korku filmleri seyrederek besliyorlar içlerindeki işgalciyi, korkutarak ürün satıyor firmalar, reklamlar bile korkutuyor, bizler bebekleri korkutuyoruz masallardaki öcülerle, en sevgi dolu anneler bile baş edemeyince korkutuyorlar çocuklarını “yemeğini yemezsen küserim sana”, o minicik kalp teslim oluyor istese de istemese de, sevgi için girilen pazarlıkta korku kazançlı çıkıyor…
Sevgi için girilen pazarlıkta…
Sevginin pazarlığa ihtiyacı var mı? Almadan veremez miyiz sevgiyi?
Evinizdeki köpeğiniz sizi dinlesin diye cezalandırmak bir cins alış veriş değil midir? Sen benim istediğimi ver ben de senin istediğini vereceğim…
Biz, hiç tanımadık sevgiyi!
Yine de, hâlâ bir şansımız var…
.
Yaşam, her yerden korkuyu gönderiyorsa üstümüze, fark etmemizi istiyordur, düşünün, içinizde bir arzu yok mu, dışarı çıkmak isteyen, her şeyin iyi ve güzel olmasını isteyen… Ama emin değiliz, güvende hissetmiyoruz kendimizi…
Halbuki, doğduğumuz anda her şey güvenliydi, anne rahmini terk eden bebek bütün güvenli ortamını geride bırakarak başlar yaşama. Geldiği yer geride bıraktığı yerden daha mı güvensizdir? Bebeğe sorsanız, annesi yanındaysa güven devam ediyordur. Anne bebek için yaşamın devamlılığıdır.
Bu dünyanın kuralları annenin rolünü belirlemiştir, bir gün çocuk büyüyecek ve kendi ayakları üzerinde duracaktır. Olgunlaşmak kendi kendine yaşamayı başarmak gereklidir. Bu yüzden anne cesaretlendirir çocuğunu, yapabilirsin, sen düşündüğünden güçlüsün, sadece kendini tanıman ve fark etmen gerekir.
Bir gün gelir güven artık dışarıda değil, içeride aranır, kendine güvendiğinde insan artık dimdik ayakta durabileceğini bilir…

.
Dünya hep ana olmuştur. Yetiştirdiği, büyüttüğü çocuklarının kendi başlarına ayakta durmasını ister. Dünya sevgiyle büyütür insanı. Öğrenmesini ister yaşamı.
.
Evrende yaşamın başlangıcı için ister bilimin ister dinin açıklamalarını dinleyin, her ikisi de “yokluktan gelen”den bahseder. Önce hiçbir şey yok idi, sonra her şey var oldu… Bilim büyük patlama ile açıklar, büyük bir enerji patlaması oldu ve maddeyi yarattı, gezegenler, dünya, dünya üzerindeki canlılar ve insan yaratıldı… Din ise bir yaratıcıdan bahseder, onun arzusu ve “ol” demesiyle yaratılmıştır her şey.
İnsan, tüm evren gibi “yokluktan gelen”dir…
Yok olan gerçekten yok mudur?
Bilim der ki, enerji yok edilemez, sadece dönüştürülebilir.
Din der ki, bedenin yok olduğunda ruhun geri dönecek…
Kaynağa…
Her şeyin doğduğu kaynağa…
Tıpkı, bir düşünce ve istek ile senin yarattığın kendi dünyan gibi, bu evren de yaratıcının düşüncesi ve isteğiyle yaratılmıştır.
Sen, nasıl kendi dünyanı yarattın, artık istediğin bu değilse, şimdi kendi dünyanı değiştirebilirsin. İçinde yaşadığın dünyayı.
Değişim için bir istek gereklidir. İsteğin kökeninde korku olursa eğer, yaratılacak şeyde korku hüküm sürer yine. İsteğin kökeninde sevgi varsa, sevgi yeşerecektir her yaratılanda…
.
Şimdi, tek yapman gereken içindeki sonsuz kaynağa geri dönmek ve istemek…
Yeterince güçlü ise isteğin, “yakıcı” ise arzunun gücü, mevcut olanı yakıp kül edecek ve küllerinden tıpkı anka kuşunun doğuşu gibi yeni bir sen, yeni bir dünya yaratacaktır…
Hastalık, bu dünyanın bir gerçeği, her zaman var oldu, her zaman var olacak. Ancak, denge görecelidir, bazen biri daha çok bazense diğeri çoktur. Göreceli denge orta noktayı gösterir, biri artış gösterdiğinde otomatikman diğerini baskılar, ne zaman ki kritik nokta geçilir, artık hakimiyet diğerindedir, tıpkı tahtıravelli’nin ortasında durmak gibi, dengeyi sağlamak ustalık ister…
Artık, kritik noktayı geçtik, şimdi dengeyi sağlayabilirsin…
Yapman gereken gözlemlemek ve doğru hareket etmek…
.
Dün seyrettiğim bir filmde ekolojik çiftlik kurma isteğiyle şehirdeki evlerini bırakan ve çorak bir arazi alan genç bir çiftin yedi yıllık süreçleri anlatılıyordu. Başlangıçta yanlarında bu işin uzmanı olan bir mentorları vardı ama hayat bu ya, yolculuk partnerleri istemese de onları yalnız bırakmak zorunda kaldı.
Önlerindeki seçim; her şeyi bırakmak, yeni bir mentor bulmak ya da kalıp devam etmek… Her şeyi bırakmak tüm çabanın boşa gitmesi sonuca ulaşmayan bir istek olurdu, yeni bir mentor yeni bir hayal demekti, bu başlanılan şeyin devamını getirmezdi, cesaret kalıp devam etmekte ve o güne kadar öğrendiklerini yaşama geçirmekteydi…
Genç çift, kalıp devam ettiler. Birbiri ardına gelen problemler azimle, sabırla ve emekle aşıldı, hayallerine olan inançları ve güvenleri onları bunun gerçekleşeceğinden emin kılıyordu. Asıl inanç ve güven ise kendilerineydi…
Ekolojik dengede inanılmaz iyi bir gözlemci olmanız gerekir. Sizden beklenen yarattığınız yaşamı okumanızdır. Mentorun başlattığı döngü dünyanın bir kopyasıydı, tekrarladığı kelime “çeşitlilik” idi. Türlerin çeşitliliği bir süre sonra kendi dengesini getirecek ve o zaman hiç çaba göstermeden kendini devam ettirecek diyordu. Yedi yıl demişti, yedi yıl sonra döngü turunu tamamlayacak ve her şey değişecek. Yapmaları gereken tek şey türleri, olabilecek tüm çeşitliliği davet etmek, uygun ortamı hazırlamak, çalışmak ve sabır göstermekti…
Yedi yılın sonunda toprağın içindeki mikroroganizmalar ve toprağın üstündeki bitkiler, hayvanlara birlikte yeni bir dünya yaratılmış oldu. Kendi içinde mükemmel dengesi olan bir dünya. Tıpkı bizim dünyamız gibi…
Bir tür aşırı çoğalıp diğerine zarar vermeye başladığında, döngüdeki gerekli tür devreye sokulup göreceli denge sağlanır. Dünyanın dengesi, insanın aklının alamadığı bir çeşitlilik ve fonksiyon içerir. Kendi isteğinize göre, kısıtlı aklınıza göre yapacağını her değişim dengeyi bozar. İnsan, yaşamı gözlemlediğinde aradığı tüm yanıtları içinde bulacaktır. Kontrol dışına çıkan her şeyin mutlaka bir kontrol edicisi vardır.
Hastalıkta buna ilaç diyoruz… Şimdi gerçek bir ilaca ihtiyacı var insanın…
Dış dünyada elle tutulur bir hastalık varsa mutlaka bunun ilacı da olacaktır. Ancak iç dünyadaki ilaç sizin kendi üretiminiz olacak. Şimdi, harekete geçme zamanı, tüm korkularınız için sevgi ilacını hazırlayın ve her hücrenize gönderin. Kendini sevmeyen başka bir şeyi de sevemez. Sadece hayvanları, doğayı sevmek yetmez, komşunuzu, sizin gibi düşünmeyenleri, farklı olanları da sevmeniz gerekir.
Sevgi, içtenlikle beslenir. Önce kabul etmek gerekir. Her ne ise, budur dünya. Tüm çeşitliliği, farklılığı ve benzerliğiyle. Siz bilmeseniz bile bir diğerine ihtiyaç vardır büyük düzende. Saygı ile kabul etmek gerekir her yaşamı, her yaşamın anlamını…
.
İçerideki huzur ve güzellik, bir süre sonra mutlaka dışarıya yansıyacaktır.
Önce yapabileceğine inan, kendine güven, cesaret çok da uzakta değil, tüm kaynak senin kendi içinde…
İçerisi nasılsa dışarısı öyledir…
23/03/2020, İnsan Bedenin Ötesinde, Saba Melike Belkıs Doğar
