Kimin Kölesisin?

she

Bilmiyorum” diye yanıtladı.

Gerçekten samimi miydim bilmiyorum…

Konuştuğu kendisinden başkası değildi.

Bu bile bir şans!

Yanıtının evet ya da hayır olması şimdilik ikincil sırada. Çoğumuz bu konuşmayı asla yapmayız. Çoğumuz kendimize asla sormayız: “Gerçekten samimi miyim?

Zaten ne önemi olabilir ki samimi olmanın? Yapılan yapılmış, söylenen söylenmiştir. Bir strateji dahilinde diyebiliriz, ya da o anda öyle gelmiştir… içten.

İçten gelen… Özde samimi olması gereken…

Samim olan yani iç, asıl, gönül ve öz olan.

İnsan ne zaman kendine samimi olur?

İçten gelen her şey samimiyet taşır mı?

Ve eğer samimiyet yoksa insanın yalanı kimedir?

Kendine mi? Yoksa karşısındakine mi?

İnsan kendine yalan söylerken ne düşünür?

Yarattığı hayal âlemine kendisi de inanır mı?

Hayalleri ile oyalanan, kendine yalan söyleyen, artık kendi gerçeğini görmekten bile korkan insan için

Bir kurtuluş var mıdır?

Ya gerçek…

Bu kadar zalim midir?

Daha onlarca soru var aklımda.

Oysa,

Hayatın kokusu ve rengi olan samimiyet sizden uçup gitmişti.”*

Şimdi kendi içime bakıyorum, ayıklamaya çalışıyorum: “Burada samimiydim burada değil, evet burada ama burada değil… Ah, bu çok samimiymiş ama o tek kelime nasıl da çıkmış ağzımdan, doğru mu ki? Peki, neden söyledim?

İnsan yaratılışı itibari ile kendi iç rehberine sahiptir. Bu rehbere vicdan da diyebiliriz. Vicdanı insana nerede hata yaptığını nerede doğru davrandığını söyler. Böyle bir rehberlik ışığında kolay olmalı yaşam.  Yaşam ise sanki oyun oynar gibi her şeyi karmaşıklaştırmaya meraklıdır… “Bir saniye kadar göz ardı edeyim şu iç rehberi. Bir saniyeden bir şey olmaz. Sadece bir düşünce. Tek bir davranış.” Ne de olsa sonucu -bana göre- benim için iyi olacak.

Akıl böyle söylesen daha iyi edersin der, kalp ise sessizce bekler, kendisine sorulmasını. Aklın ukalaca her şeye müdahale etme arzusuna rağmen, kalp alçakgönüllülükle, tüm samimiyetiyle bekler. 

Ne çare… Bir kere atladı mı insan kalbin sesini dinlemeyi, haritasını kaybetmiş gezgine döner. Yaşam bir anda kuşatır etrafını uçsuz bucaksız bir orman gibi. Kaybolmak işten bile değil şimdi…

Kaybolmuşluğunda insan belki de pişmanlıkla kendi kendine konuşur: “Ah,” der “dinleseydim onca uyarıyı bu koca ormana girmeden önce, güvende olacaktım!

Güvende olmak için önce güvenmek gerekir.

İnsana bahşedilmiş olan iç rehbere güvenmek.

Her ne kadar öğrenilmiş bilgiler yaşamı ilerletiyor gibi gözükse de, ilerlenen yol doğru mudur? Bu soruyu sormadan yaşanan bir ömür tükendiğinde, insan bir anlık boşluğunda yakalanır, kendi iç sesine, soran: “Gerçekten samimi miydin?

Kendine samimiyeti yoksa o kişinin kurduğu bütün yaşam sahtedir, seçtiği yol yanlıştır.

Samimiyetsiz bir yaşam içinden çıkılamaz bir hapishaneye dönüştürür hayatı. Samimi olmadan söylenen her söz, yapılan her eylem, birer pranga gibi  kendi sahte gerçekliklerine sıkıca bağlar. İnsan yavaş yavaş kendi inşa ettiği “samimiyetsiz dünyanın” kölesi olur… Nasıl itiraf etsin artık?

Özgürleşmek ise içsel bir eylemdir. İnsan önce içinde özgür olmalıdır. Vicdanı hür olmayan kendi kendisinin kölesidir. O vicdan ki kimse bilmese bile bilir, içinden geçirdiğin, samimi olduğun her ne ise bilir. Geri kalanı ise senin kendine vereceğin hesabın içindedir.

key

O halde, artık “Kimin kölesisin?” diye sormanın bir anlamı yok. İnsan bilmeli ki ancak kendi kendisinin kölesidir, başka hiç kimsenin değil.

Özgürleşmek  kişinin kendi kendisine samimiyetindedir. Yaşama duyduğu içten ve kalpten sevgi ve bağlılığındadır. Vereceği bir hesabın kalmadığı, kalbinin hafif, özünün doğru olduğu bir yaşamda, insan özünde özgürlüğe ulaşabilir.

Özgür bir yaşam için seçim sizin… Önce kendinize samimi olun, sonra da başkalarına… Yaşam iç’ten olsun, gönül’den olsun, can’dan olsun…

.

.

* Alıntı: “Hayatın kokusu ve rengi olan samimiyet sizden uçup gitmişti.” Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Leave a comment